Oyuncu Anne olarak bildiğimiz Şermin Çarkacı (ÇAKRA değil Çarka, düzgün oku) birbirinden güzel fikirleri, olumluluğu, inci gibi dişleri ile sosyal medyada yepyeni ve bu sefer iyi bir fenomen.
Çocuk da yapmış kariyer de, evli mutlu çocukluluğu böyle bir eltisizlik, görümcesizlik kıvamına taşımış sanki. depdeğişik bir insan. Bayağı bildiğin insan vasfı o kadar bariz ki kendine bir çekidüzen veriyorsun okurken, içine ferahlık mutluluk doğuyor.
Üretken de bir insan. Çok güzel iki kitap yazdı annelik üzerine. Çocuklarıyla beraber anlattıkları masallardan birini de çocuk kitabı olarak yayınladı. Yayınevi olarak Elma yayınevini seçmiş olması bile artı. Okura saygısı, fikirlerine ilgisi olan, Şerif İzgören’le “yok artık” denilen ama olması gereken bir şeyler başarmış bir yayınevi. Araştırın işim var.
Şu kadarını söyleyeyim, çocuk kitabı olan “Çok Hayal Kuran Çocuk” hakkında daha doğrusu kullanılan fontlar hakkında bir eleştiri yönelttim. [Malum oğlum dislektik ve “elinde alet olarak bir tek çekiç olan adam herşeyi çivi görür” derler, ben de o açıdan bakıyorum çocuk kitaplarına] ve editörden gelen yanıt şu…
RE: Çok hayal kuran çocuk kitabınız
1/22/16
Merhaba İpek Hanım,
Öncelikle düşüncelerinizi bize ulaştırdığınız için teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Söz konusu kitabımız okul öncesi yaş grubu özelliklerini taşımakta olup bu yaş grubu için tasarlanmıştır. Hitap edilen yaş grubunun gereği olarak ebeveyn okumasına ihtiyaç duyulan bir çalışma olduğu için çizimler ön planda tutulmuş, çizimlerin önüne geçmeyecek sadelikte bir font seçilmiştir. Bununla birlikte, ilköğretim çağına yönelik çalışmalarımızda tırnaksız fontlara sıklıkla yer veriyoruz. Örneğin, dün öğrendik ki “Portakallı Kurabiye Sokağı” isimli kitabımız, daha önce hiçbir kitabı sonlandıramayan disleksik bir miniğimiz tarafından okunmuş ve çok sevilmiş. Bu şahane bir olay. Gereken hassasiyeti göstermeye devam edeceğimizi, bu konuyu aklımızın köşesinde daha geniş bir koltuğa oturtacağımızı tüm samimiyetimizle belirtmek isteriz. Paylaşımınız için tekrar teşekkür ediyoruz.
Kolaylıklar.
Gel de sevme..
Şimdi o kitapla beraber ilk okuduğum “Başlarım şimdi anneliğe” kitabımı da açık arttırmaya bağışladığım için, kitaba dair iki üç notum var onu da şurada paylaşmak istedim..
1- Kitapta fotoğraflara yer verilmeli. Örneğin “uyku için alet edevat” bölümünde gerçekten de bazı fotoğraflara ihtiyaç var. Hiç bilmeyen anne adayı olsaydım okuduklarımın resmini görmek isterdim.
2- kişisel önerim: çocukları sallamayın. sallamadan uyumaya alıştırın. uyku rutinini erkenden, ilk aylardan kurun ve sürdürün.
3- yine uyku bölümüne itirazım: sessiz ortama da alıştırmayın. kapı da çalar telefon da çalar. normal ev sesi içinde çocuklar gayet güzel uyuyabilirler. Kendi hayatınızı kısıtlayıp gerginleştirmeyin, parmak ucunda yürümeyin kendi evinizde. kızım davul zurna çalınırken mışıl mışıl uyudu arkadaşım.
4- hastane seçimi: eve en yakın hastane en iyi hastanedir. keza eve en yakın okul da en iyi okuldur.
5- ilaç içirme bölümünü komple atınız. o iş öyle olmaz. tadı gerçekten fena olan bir adet antibiyotik dışında bütün şurupları telaşe yapmadan, gaaayet cool bir şekilde muhallebi yedirir gibi içirmelisiniz. siz panikler “ay içti ay tükürdü, ay yuttu vay yutmadı” diye zıngırdarsanız çocuk da “lan telaşa mahal var demek” diye azar. En iyi tiyatrocu kimse o geçsin şişenin başına, tek hamlede ve soğukkanlılıkla normal normal içirsin şurubu ve öyle devam edin. Profesyonel görüşüm:
a) şuruplarınızı buzdolabında tutun. Serinken tadı pek hissedilmez.
b) Aç karnına verin şurubu, kusarsa zaten hasta hasta yedirdiklerinizi de çıkarmasın yazık günah.
c) tadı kötü olandan iyiye doğru verin son verdiğiniz en tatlı olanı olsun. genellikle ağrı kesici ya da vitamin olabilir. bir parça pekmez bile olur son kaşık. böylece neye uğradğını şaşırsın.
6- doğal gıda kısmına hiç girmeyelim. eline ne verirsen onunla devam ediyor. Öyle “ilerde nasıl olsa kontrol edemeyeiz” yok. evde kola içmeyiz içirmeyiz. 12 yaşında kızımız ve kendi başına kaldığında da arkadaşları ne kadar içerse içsin kola tercih etmez. Ayran içer, su içer, pek pek ice tea içer.
7- Kitabın altın cümlesi sayfa 102’de yatıyor. aslansın oyuncu anne.
8- Deterjanları gizlemek yetmez. Aklı erer ermez, ambalaj etiketlerini belletmelisiniz. Kimyasal ürünlerin üzerinde uyarı işaretleri gayet barizdir ve okumak gerekmez. Dev bir X işareti, Alev sembolü vb uyarılara her seferinde dikkatini çekin. Deodorant ve şampuanlarda bile işaretler vardır ama biz körleştik göre göre. gösterin ve belletin. tabii ki el altından kaldırın kolay ulaşılabilir kaza unsuru yaratmayın kendi elinizle de.. yine de sizin evde olmaz başkasında görür. cahillik başa bela. öğretin korusun kendini.
onun dışında yeni annelere ve anne adaylarına eski bir yazıyla selam ederim. Bebek Çeyizi
İkinci kitabı da okurum yakında :)) iyi ki varsın oyuncu anne! Allah seni ve eşini çocuklarının başından eksik etmesin. Eline koluna derman versin yazmaya devam et.
İnstagramın bana iki artısı oldu. Bloga yazarken resim eklemek zorunda olmaktan sıkılıyordum. Sıkılmak ne kelime, fotoğraf çekmek zor ve tatsız bir şey benim gibi aceleci bacıya. Çekmekle kalmıyor bir de editlemek zorunda kalıyorsun ki iyice evlere şenlik. İçlerime fenalıklar geliyor fotoğraf denilince. Millete yazar bloku gelir, benimki fotoblok. (pun intended) Konu bol, yazasım var görsel tıkalayamadığım için koynumda kalıyor diyeceklerim. Hooofffsssfff.
İnstagram çıktı blog ferahladı. Yemişim resmini (aradaki farkı biliyorum fotoğraf yazmaya bile üşeniyorum o derece) deyip elime geleni her çektiğimi koyabildiğim acaip özgür bir mekan oldu bana, blog da amacına döndü, web-log olarak hizmete devam. Arada bi yerde zahmet eder foto girersem şansa artık. Oh be yaz gitsin artık. “Ben pastacıyam??” (*)
Ortabirde miydim neydim babam bana bir Commodore 64 aldı geldi yaz tatili hediyesi. Oturup basic bellemek zorunda kaldığım o yılların da güzel anıları var tabii de.. Bin yıldır filan elimde klavye var demeye getiriyorum. Uzuuuun zamandır “tıkırdayan klavye” arıyordum kendime.
Hop burada bir saplama yapayım. Teknomarketlerde nerede vasıfsız eleman var onu işe alıyorlar birader. Adam, adlı adınca söyledğini ürünü anlamaktan aciz. Tarifle bir şey bulduırmama imkan yok. Var olduğunu bildiğim ama adımı bilmediğim cihazı elde edebilmek için neler çekiyorum… Üstelik bir de göz faktörü var. On bin yıl önce Nasreddin Hocamın da isabet buyurduğu üzere dünya da “ye kürküm ye” dünyası olduğundan, karşıdan orta yaşlı, tombul, başıbağlı bir teyze (kapalı değilim ama saç dökülmem yüzünden bir tür türbanla geziyorum bir kaç aydır) yaklaşırken bütün elemanlar toz oluyor arkadaş. Lan ben senin yaşın kadar teknoloji biriktirdim evde. Ülkede kimsede olmayan cins cins edevat var bende.. Mal. Zannediyor ki “oğlum gözüm seçmiyor şu telefona bi bak bakalım eltim mi aramış” diye yapışacağım olmadı tansiyonumu ölçtüreceğim. O bakımdan binadaki en yetkili kimse önce ona yanaşıp derdimi anlatıyorum o müdür müdür artık kimse, birini koltuğunun altına kıstırıp bana veriyor aradığımı buluyorum. Daha geçen hafta bana üzerinde ayı kadar USB yazan cihazı “blutut abla valla” diye satmaya çalışan teknosa personelini de buradan anayım. İt. Neyse..
O değil de ben biraz da eli işe yatkın olduğumu düşünürüm. Koçtaşa bayılırım mesela. Arada girer onu bunu ellerim. Başka kadınların English Home’da, Coco’da mocoda aldıkları keyfi ben nalburda alıyorum evet. Doğumgünümde silikon tabancası, evlilik yıldönümümde kumpas hediye edilmiş insanım ben :))) Neyse işte orada da aynı tiple gözüktüğümden (şu Suretler filmi gerçek olsa ya. ((ya da ben azıcık kilo versem ))) personel çok yetkin olmasına rağmen beni küçümsüyorlar. “Elinin hamuruyla..Kadın haliyle” bakışı var. Bir tane tane izahları.. Bir gözlerini kaçırmaları. Of ya. Oralarda da “ben bilmem beyim bilir”e yatıyorum mecburen… “sipariş” diyorum “ben anlamam ama.. ” diye konuşuyorum. Arada “e o lehim şu havya” filan kaçıyor ağzımdan, erkeklik gururlarına halel geliyor. Muhaha. Nadiren beni ciddiye alıp derdime derman olan personel çıkyor. Oralarda en yaşlı elemana yanaşmayı öneririm. Gençler cins. Tam da bu yüzden artık A’dan Z’ye herşeyi internetten alıyorum. :( “Profesyonel olmayan Personel”le muhatap olmayı sevmiyorum.
Konuyu nerelere götürdüm ya. Tıkrıdayan klavye başlığıyla satılan bir şey yok malesef. Geçenlerde bir gece, instagramı fethetmeyi bitirip sözlüğe geçtim, “Arif’in manchestere attığı golü ararken” klavyemi buldum.. Adı mekanik klavyeymiş. Bir sevindim arkadaş… Ara tara namussuz şeyin şu an kullanılan silikonlu klavyelerden daha iyi olduğundan, tepki süresi bilmemne işte, özellikle yazarlar ve oyuncular tarafından tercih edildiğini, oyuncu klavyelerinin özellikleri yüzünden deli pahalı satıldığı, yazar klavyesinin de talep olmadığından ithal edilmediğini öğrendim. Bi haltı da kendimiz üretemiyoruz. İthal temiz iş. taş atmadan kol yormadan bi ton vergi uçlamıyoruz tabii ben olsam ben de üretmem. Vjjt geri, mekanik klavye anasının nikahını istiyor beyler.
he.. peki. e ne edek? tanıdık bir gamer kid var, anasına sordum, “oğlun bilir bu işleri, nereden ucuza mekanik klavye bulurum bacım” diye… E bizde var dedi kendi klavyesini yolladı bana.
Bu ve bundan sonraki yazılarımı yazacağım bu muazzam tıkırdayan klavyemden herkese selam ederim. Allah bin kere razı olsun @gazelvakti. Alışma dönemim geçsin bak sen o zaman gör beni.
(*) Antik fıkradır, Ermeni aksanı ile okuyunuz.
Agop’la karisi Haykanus kahvalti ediyorlarmis.
Haykanus sormus:
– Sular akmoor Agop, bir bakarsin?…
– Nereden cikarirsin simdi Haykanus, ben muslukcu ?
– Peki havagazini kontrol etsen.
– Zanim, ben tesisatci?
– Agop, elektrik dugmesi de bozulmustur.
– Yeter artik Haykanus…
Agop aksam eve geldiginde bir bakmis ki butun aksakliklar onarilmis. Merakla sormus Haykanus ‘a:
– Canim karim, kime yaptirdin bunlari?
– Kirkor ‘a rica ettim beni kirmadi.
– Ne?… Kirkor mu? O dunyanin en kotu adamidir. Karsiliksiz bir sey yapmaz.
– Evet bana ” ya benimle yatacaksin ya da bana pasta yapacaksin” dedi
– Guzel…Pastayi neli yaptın barim?
– Ah Agop, nereden cikarirsin bunu? Ben pastaci?…
Freecycle İstanbul’un moderatorü ve sağlam gönüllüsüyüm. İkinci el kullanmaya hem kaynaklar ve çevre açısından hem de ekonomi açısından itirazım yoktur. Yanısıra evde gereksiz yere tutulan, kullanılmayan herşeyin başka insanların işine yarayabileceğini bilerek kilit altında tutmaya dayanamıyorum. Evi tıklım tıkış etmesi, toz tutması,feng-shui’ye göre de daraltması huzuru kaçırması da cabası.
Hadi bir de klişe atayım:
Edward Norton The Fight Club/Dövüş Klübü filminde der ki; “SEVMEDİĞİMİZ insanları etkilemek için, SAHİP OLMADIĞIMIZ parayla, İHTİYACIMIZ OLMAYAN şeyler alıyoruz”
Alıyoruz yani, yalan yok.
derken bu yıl almıyorum’u keşfettim daha da iyi geldi…
Laf lafı açmasın. Geçen yıl kendime gizli bir instagram sayfası açtım. Kimsenin bilmediği. Sıtkımın sıyrıldığı bütün ev eşyasını dağıtmak üzere. Hesabın adı “Ne Var Ne Yok Dağıtıyorum”du. Kendisine bir de blog açtım, yazdıklarımı buraya aktaracağım.
Bir yılda sadece bir kere yakalandım. Kim olduğumu anlayan tek kişi çıktı. Satış işinden insanlar, numaramı kaydetmişler, “ama bende nvny ipek olarak kayıtlısınız” dedi. “O hesap da benim, sırrımı sakla” dedim geçtim. Sırrımı sakladı sağolsun.
Bir kez de kendim itiraf ettim. Her iki hesabımda da izlediğim Kedimle Öğreniyorumla iki hesaptan da samimi olduk. Bir gün “ben kimim bil” diye mesaj attım ve itiraf ettim: “ipekag” ama nasıl inandırsam da bilemiyorum o an. İnandı. “Başka deli yok ki” dedi. İyi kızdır.
Yıl ortasında hesabın adını değiştirdim. Şu an başka isimde bekliyor. Bir yılda yüzlerce kargo yolladım. Sadece dört-beş tanesi geri döndü. Genelde insanlar sözlerini tuttular. Bir kere dolandırıldım, bir kere de dolandırılmaya çalışıldım ama ben kendisini oynattım. (onu da yazayım bak)
İnstagram ilginç bir olay
2000 kişiye ulaştı takipçi. Gayet iyi.
Sizi o blogla baş başa bırakayım…
———————————————————————————————
23 Aralık 2014 Salı
Ne Var Ne Yok Nedir?
“Kediler ve çingeneler teker teker gezerler böylece aslında sayılarını asla bilemeyiz” derler.
2014 bitiyor ve fark ettim ki evimde her yere eşit miktarda dağılmış ıvır zıvır var. Atsan atılmaz satsan satılmaz.
Ciddiyim atamıyorum çünkü severek hatta az çok para vererek alıyor insan, ama hiç kullanılmadan beklemekte bir köşede.
Ya da hediye gelmiş. O tamamen ayrı bir konu zaten. Kullanacağım bir şey değil ama öylece ortada durmakta.
Üstelik yaş kemale erdikçe, biraz da felsefe yapıyor insan. Hayat cikletten çıkan ve sağa sola kımıldattıkça üzerindeki resmin hareket ettiği algısını veren kartlar gibi. Kart aynı, resimler baktığın yere göre değişiyor. (lenticular pictures)
(Kızımı düşünüyorum.) Çıplak gelip bir bavul dolusu zıbınla başladığımız hayat biriktire biriktire ilerliyor. Her ihtiyacı mutlaka başkası tarafından karşılanması gereken bebekler olarak geliyoruz.
Zamanla doluyoruz. Çekmeceye, dolaba, odaya, sonra eve.. Sonra sahip oldukların sana sahip olmaya başlıyor. Tıka basa dolduruyorsun bir evi.
(Nenemizi düşünüyorum )Sonra yaşlanıyorsun. Bakıma ihtiyaç duydukça küçülüyor hayatın tekrar.
Belki de çocuklarının yanına yerleşmen gerekiyor. Önce bir odaya sonra bir yatağa iniyor yaşam alanın. Çıkıp bir çorap alamıyorsun kendine. Söylüyorsun birileri getiriyor bir yerlerden.
(..iiİİii..) gibi bir eğri işte.
(Kendimi düşünüyorum) Hayatımda en az iki kere sıfırdan başladım. Maddi olarak sahip olduklarımı geride bırakıp tekrar biriktirdim. Yeniden aldım yeniden sakladım herşeyi.
On kere filan taşınmışımdır. Taşınırken ayıklayıp attıklarımın yerine yavaaşça hissettirmeden yeni şeyler geldi.
Kıyı bucak birikti kaldı. Ve ben rahatsız olmaya başladım. Bunların değerlendirilmesi lazım.
Ve de dağıtıyorum!
Her gün rastgele bir odaya, bir köşeye dalıyorum, çamaşır sepetini önüme çekip çekmeceyi açıyorum, “aman bir gün lazım olur dursun” demiş olup da altı aydır kullanılmamış HERŞEYİ çekmeceden sepete alıyorum.
Sonra fotoğraflayıp instagramda paylaşıyorum. Kim isterse, kaç tane isterse kargoya veriyorum gidiyor.
Oğluma gereken işitme testi için Ekim ayında doktor beni odyoloji birimine yönlendirdi. İki kat aşağıya indim:
– randevu alacaktım
– Randevu yok
(Alo! Galaksi Taksi, araba yok.. Hiç yok. Soğanlı yok sarmısaklı yok hanfendicim siz nasıl tercih edersiniz. #MetinAkpinar #yasaklar )
– eee????
– Şu numarayı Aralığın son haftası arayın, randevu alın.
– Eyvallah.. Ardıma baka baka geldim.
Aralıkta ve sonra ocakta epey aradım. Hat düşmüyor. Düşse de açılmıyor £#$½$½+%&/ hattı. Bugün 15/01/2016 kendim gittim.
Randevu alacaktım, Aralıktan beri arıyorum, Ekimde gel…
randevu yok
ne?
yok hamfendi, martın sonuna kadar yok
e olur nisana yazın
yok siz 25 martta arayıp randevu alacaksınız. günde 100 kişi geliyor 6 kişi bakabiliyoruz
“hönk” olmuşum.
Lan iyi ki acil bir şey değil, iyi ki başka yerde yapılabilen bir test, özele gidecek az çok parayı denkleştirecek durumum var hamdolsun. (niye bekledim, devlet hastanesi doktoru özelde yapılan testi sevmez, yeniden kendi hastanesinde yaptırtır)
instagramı keşfettim, instagramda ilginç insanlar keşfettim. İnstagramda mikroblog işine girersem asıl blogu tamamen iptal edeceğimi farkedip sıkıldım biraz.
Freecycle işini acaip kişiselleştirdim, kendi geçici freecycle alanımı kurdum bak onu yazmam lazım. Ve yanına da letgo’yu. Ve hatta ölücüler yüzünden ikinci elin tadının kaçmasını.
Daha daha?
Doğallık moğallık derken, kendi sabunumu yapmaya başladım. Onu da yazmam lazım. Bayağı bildiğin atölye kurdum kendime evde. Nail art’ın cılkını çıkarıp yüzlerce oje alan adam, sabun işinde ne yapar? Kalıp delisi olur.
Oğlanı raporlayıp özel eğitime başlattım onu da yazmalı.
Aylardır bekleyen kek yazım, kedi yazım… ayıp oldu biliyorum.
Anneanneden kalan bir aliskanlik. “Yeni yila nasil girersen oyle gider” inanciyla bildigin bayram temizliği yapmak..
Öyle ince temizlik nesilden nesile sönümlendi aslinda. Benim yeni yil temizlik bağım; rutin aylık/3aylik/6aylik/yillik yenileme ve tazelenme operasyonlarimin tombul bir başlangıç noktası olmasıyla özelleşiyor.
Deli titiz biri degilim. Olayim bu: Yillik değişim stoklari ortaya cikti. Eksikler alindi. Eskiler atıldı.
🔰Diş fircalari 15 gunde bir kaynatilmakla beraber, iki ayda bir yenilenir. (Misafir fircasi mutlaka bulundurulur)
🔰Bulasik sungeri arada makineye atılarak aylik,
🔰vileda ucu arada makineye atilarak üç aylik,
🔰mutfak ve banyo fircalari üç ayda bir,
🔰supurge torbasi ve kurutma mk suzgeci doldukca,
🔰cekmece/dolap/buzdolabi ortuleri altı ayda,
🔰Kurutmanin rezistansi aylik,
Degisir/yıkanır/bakima girer/yenilenir.
🔰🔰🔰🔰Yilbasinda dokuz ayin çarşambasi bir araya gelir toptan bi tazelenirim.
WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2015 yıllık raporu hazırladılar.
İşte bir alıntı:
Louvre Müzesi, yıllık 8.5 milyon ziyaretçi ye sahip. Bu blog, 2015 içinde yaklaşık 95.000 kez görüntülendi. Eğer bu Louvre Müzesi’nde bir sergi olsaydı, bu kadar insanın bunu görmesi yaklaşık 4 gün sürerdi.
Zamaninda bana gore “entel dantel” gelen ikinci el alma verme, yeşil yaşam, hayvan koruma, doğal beslenme, az ve paylasimli giyinme, elektrikli motor kullanma ve turevi hipi icatlarini cook kinadim. Asaletim ve burnum dusse egilip almayan gururumla gunumu gun ettim.
“Allah vermesin, kinadiğini görmeden ölmezsin” derler ya, azili bir cevreci olma yolundayim.
Hayatimi ilk Shibumi degistirdi. Ilk taşı ondan yedim. Sadelikteki güzellik, ona ulasana kadar sabirla bozup yapmak deli isiydi ama kara cahil ruhumda bir isik pirildadi.
Kimyasallari terk etmek… karbonattir sabundur derken..Adim adim bugune geldim. Bugun… İlk “temiz temizleyici” ürünüm hazir.
Mevsiminde sıkılmış portakal, mandalin, limon kabuğu kavanoza basılır. Uzeri sirkeyle ortulur. Kapatilir kaldirilir. Ara ara altüst etmek iyi olabilir.
15 gun sonra portakalli sivi yuzey temizleyiciniz emrinizde.
Hani derler ya :”Nasreddin hocayi polis cevirmis, alete uflemis 7 promil alkollu cikmis. Hoca demis “ben hacıyım alkol almam.” Polis de sasmis. Aramislar taramislar meger hoca portakal yemis kabuguyla. O da midesinde alkole donusmemis mi?”
Harbi reaksiyon bu sekilde mi kimya bilen birine sormak lazim.. Asetik asit yazabilirim ama portakalin formulunu bilmiyorum.