Zemzem

Hz. Hacer, bebek oğlu Hz. İsmail’e su bulmak için iki tepe arasındaki yolu 7 defa koşmuş.

Yol 400 m yazıyor internette. Yaklaşık 3 km.. Şimdi hacca gidenler bu telaşı yaşamak, aynı yolu aynı teslimiyet, umut ve korkuyla geçmek zorunda. Hz. Hacer’in duygularının binde birini bilmeden..

Her anne aynı yüreğe sahip. Başka Hacer’ler haftada bir instagrama, ekşi sözlüğe çıkmakta; başka İsmailler için deva ve elbette para aramaktalar. Sma bebekler, kas hastaları, beyin-omurilik hastaları, çocukluk kanserleri, bir sürü bir sürü çaresiz dertler; siz de görüyorsunuz. Yüreğiniz taştan değilse, sızlamıştır. Belki dua ettiniz, belki birinden birine 3-5 lira bağış da yaptınız.

“Takdir-i ilâhi. Elden ne gelir?”

“Kader. “

“Yazısı böyleymiş.”

“Ama canım genetik hastalık yani, o çocuğu yaparken düşüneceklerdi.”

“Devlet baksın, sgk ödesin, ben kendi çocuğuma zor yetiyorum.”

“Doğal seleksiyon, defolu canlılar az yaşıyor ki bozuk geni sonraki nesillere aktaramasınlar. Müdahale etmemek lazım”

Bu iki uç arasında birşeyler diyenler de oluyor. Torba değil, büzemiyorsun.

Binlerce müslümanın şeklen taklit ettiği bu sa’y adlı ibadeti, {evladının derdiyle çaresizlikten yanan ve acı, umut ve teslimiyeti bizzat yaşayan annelere destek olarak, sadece para vererek değil bizzat yanında olup fiziksel olarak da yalnız bırakmayarak} aslen yani fiilen yerine getirerek sevaba girmeleri ne güzel olurdu.

O kurbanların eti ve kanı Allah’a ulaşmıyor. Ulaşan takvamız.

Yorum bırakın

Filed under Diğer

Sev ama Eziyet Etme

İlişkilerde şiddet türleri, eziyetler.. bilerek ya da bilmeden yapılan işkence..

Sadece kadın erkek değil, ebeveyn çocuk dahil her tür sosyal ilişkide cismi var ismi yok eziyetlere tanımlar… Ghosting, gaslighting, stashing….

Bütün bunlar birer kırmızı bayraktır. Birinden biri varsa o ilişkiden ilk fırsatta kurtulun. “Ama sevdiğinden yapıyor, ama herkes öyle…” diye bir bahane olamaz.

Mehmet Coşkundeniz’in çok açıklayıcı yazısı için lütfen tıklayın: iliskide psikolojik siddetin turleri

İlişkide psikolojik şiddetin türleri
GHOSTING (HAYALET DAVRANIŞI)
ZOMBIEING (HORTLAMA)
STASHING (SAKLAMA)
BENCHING (KENARDA TUTMA)
BREADCRUMBING (YEMLEME)
CUSHIONING (TAMPONLAMA)
LOVE BOMBING (AŞK BOMBARDIMANI)
HAUNTING (MUSALLAT OLMA)
MANSPLAINING (ERKEK SÖYLEMİ/AÇÜKLAMA)
GASLIGHTING (AKIL KARIŞTIRMA)
JEALOUSING (KISKANÇLIK)
LYING (YALANCILIK)

–.–.–.–.–.–.–.–.–.–.–

Ayrıca yeri gelmişken 3 sevgi türü’nü de tekrar edelim: Eğer türü sevgi, çünkü türü sevgi ve rağmen türü sevgi…

Alıntı ekşisözlükten:

“bir deyişle de sevgi üç türlüdür:

birincinin adı “eğer” türü sevgi. eğer iyi olursan baban, annen seni sever. eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. bir şarta bağlı sevgi. karşılık bekleyen sevgi. sevenini, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaat edilen bir sevgi türüdür

ikinci türe geçiyoruz. “çünkü” türü sevgi. bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. örnek mi? seni seviyorum. çünkü çok güzelsin (yakışıklısın). seni seviyorum. çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki. seni seviyorum.

ve işte sevgilerin en gerçeği. üçüncü tür sevgi “rağmen” diye adlandırılan türdür. bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için? “eğer” türü sevgiden farklı bu. sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “çünkü” türü sevgi de değil. bu üçüncü tür sevgide, insan bir şey olduğu için değil, bir şey olmasına rağmen sevilir. güzelliğe bakar mısınız? rağmen sevgi. esmeralda, quasimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına rağmen sever. asil, yakışıklı, zengin delikanlı da esmeralda’ya çingene olmasına rağmen tapar. kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. bunlara rağmen sevilebilir. tabii bu sevgiyle karşılanması şartı ile. burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine rağmen olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor, yüreklerin en çok susadığı sevgi budur diyor. farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.06.10.2005 12:17 kakay

Yorum bırakın

Filed under aile, çocuk, insan olmak

Bir işkence yöntemi olarak “gaslighting”

Bugün öğrendiğim bir kavram “gaslighting”. Ingrad Bergman’ın bir filminden geliyormuş. Evli çift her akşam evde buluştuklarında gaz lambasını yakarak beraber oturuyorlar. Adam bir süre sonra gaz lambasını çaktırmadan, her gün biraz kısıyor. Kadın giderek loşlaşan ortamı yadırgayıp, sorduğunda kadına yooo sana öyle geliyor diyor. Kadın giderek kendinden şüphe etmeye başlıyor. Bu kavramı dinlediğim videoda Beyhan […]

Bir işkence yöntemi olarak “gaslighting”

Yorum bırakın

Filed under Diğer

Gezen ayağa b.k bulaşır

Derler bizde. Meşhur Antep deyimidir. Bu Korona günlerinde sürekli okuyorum, dinliyorum.

Zor hastalık. İyileşen çok çekiyor, ölen uzun can çekişiyor. Allah yazdıysa bozsun.

Tedbir diyoruz, maske diyoruz, elini ağzına burnuna sürme diyoruz. Dinlemiyorsunuz. Yakalanıyorsunuz.

Bugün duydum, 38 gün hastanede kalıp, entübe, yoğun bakım bilmem ne, size ömür olmuş bir ahbap. Vay efendim Umreciler, vay efendim Tatilciler.

E birader hırsızın hiç mi suçu yok? Maske cepte, çenede. Dezenfektan taşımıyor. Yakın temas kuruyor. Bayramlaşıyor, düğündür ziyarettir gidip oturuyor. Birimiz taşıyıcı olabiliriz, aldırmıyor. Sonra “e ben niye öldüm?”

Kemerini tak, polis ceza yazar diye değil, canını seviyorsan.

Kırmızıda dur. Ceza var değil. Araba çarpar.

Madem hipertansiyonun var, tuzlu yemeyeceksin. Diyabetsin baklava börek gömmeyeceksin. Benim gibi safra kesesizsen soğan sarmısak yudmayacaksın.

Ha yuddun, davull gibi şişip sancılanınca, heeeç gusura kalma, bana zırlamayacaksın.

Allah akıl vermiş. Bana bile.

Yorum bırakın

Filed under Diğer

Dank etti: Marie haklıymış!

Tv8 210 milyon dolar ediyormus. Üfff çok para di mi? Türkiyede de 85 milyon kişi var. Evet kalabalığız..

Kanalı satıp parasını millete dağıtsak birer araba alır miyiz peki?

210.000.000 bölü 85.000.000 kelle başı 2470 dolar ya da 14-15 bin lira düşüyor. Güzel bir elektrikli bisiklet alırsın. (Yazar burada dev bir matematik hatası yapıyor, diskalkuli yüzünden. Asıl cevap yorumlarda)

Çok para var evet. Zenginlik zengindeyken zenginlik. Dağılınca işe yaramıyor. Dünyada açlığı, yoksulluğu bitirememiz bu yüzden. Oluk oluk para akıtsan gedik kapanmıyor. Kapanamaz.

40 yıl önce de “afrikada aç çocuklar” vardı, hala var. Büyüdüler yeni çocuklar yapıyorlar. Torunları olmuştur artık.

Çok vasıflı, akıllı, olgun, kültürlü insanlarımız da var. Eğite eğite ancak küçük bir çevreyi eğitebiliyorlar. Kalan %90 “boş yapma”ya devam ediyor. Akıl fikir yetmiyor, bölüp dağıtmak imkansiz üstelik.

Kontrol edilemez bir kalabalık başıboş eğleşmekte. İki dakika durup kendilerini kontrol etseler, sağa sola bir bakıp yanlışlığı fark etseler, belki de doğruyu arayıp yola girebilirler. Ama durmuyorlar. Fıkır fıkır kaynıyorlar, ağızları açılıp kapanıyor, hepsi her konuda konuştuklarindan kimin ne dediği anlaşılmıyor. Nasıl oluyorsa Covid’den Uranüs’e kadar herşeyi diger herkesten daha iyi biliyorlar.

Özetle: pasta yiyin.

5 Yorum

Filed under Diğer

Covid 19 20-21 öğretim yılı

Çinliler mi tasarlayıp dünyaya saldı yoksa gerçek bir virüs mü? Yarasadan mı çıktı yarasa mı virüsten.. uzatmayalım. Kafam çorba gibi, pozitif test edilenler gördüm, iyileştiler. Ölenler de tanıyorum. Maskesi çenesinde gezen hırtlar var, bir yandan da dezenfenktanı nefes alır gibi dört tarafına sıka sıka bir hal olanlar..

Bilmiyorum. Bir virüs olduğuna ikna oldum. Neden nasıl bir gün ortaya çıkar. Şimdiye kadar bağışıklığım mı yüksek de kapmadım, yoksa kasımda yatak döşek yatıp vasiyet verdiğim grip buydu da bağışıklığım oluştu mu onu bile bilmiyorum.. ki virüs de dansöz gibi kıvırıyor rna’sını. Bağışıklık sabit değil ki..

Ben kendimi az çok kollayabiliyorum. Fi tarihinden beri huysuzumdur zaten, kapı koluna asansör düğmesine dokunmam. İnsanlara sarılıp sarmaşan biri de değilim. Maskeyi de 24 saat taksam rahatsız olmam. Ama çocuklar malesef oldukça tecrübesiz ve olayın da tam farkında değiller..

Virüsü yabancı sitelerden izliyordum. Biri 7. sınıf biri 11. sınıf olan çocuklarımı ülkemizde virsüten ilk vefat eden eczacıyı duyduğum gün okuldan çektim. Kesin bir tedavi bulunana kadar da okula yollamayacağım. Ortason ve lise sona geçen ve önemli birer sınava hazırlanan çocuklarımla evden eğitime devam. Sınıfta da kalınır, sınavlar da tekrarlanır.

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi..

Iki hafta sonra düzeltme: iki gruba da okul yolu gözüktü, resmi olarak açılmadan önce telafi destek için okula döndüler. Tedbirler yeterli ve öğrenci sayısı çok az. Şimdilik okul başladı.

Yorum bırakın

Filed under çocuk, OKUL, saglik

Sana bir şey diyeyim mi?

Sana.. yani kendime.. çünkü ikimiz de aynı atomlardan aynı dna parçacıklarından yapıldık. aynı enerji yönetiyor vücutlarımızı. ikimiz de aynıyız.

Fırsatın oldukça gül güldür gülümse. Senin değerini, önemini senden iyi kimse bilemez. Var olduğun, tam şu anda şu dünyada olduğun için şükret ve gülümse. Bir tek zaman geri gelmeyecek. Zamanının sahibi ol, zamanın için şükret.

Hepimiz defoluyuz. Yarım’ız. Defoları düzeltmek, eksiklerimizi tamamlamak; gavurların meşhur yedi ölümcül günahını, (Kibir, açgözlülük,şehvet,kıskançlık,oburluk,gazap ve tembellik) bizim inancımızda toplu adıyla nefsimizi yenmek zorundayız.

Buradaki her anımızın, varlığımızın bir sebebi var. Hepimiz başrol oynamayacağız belki ama o başrolü oynayacak kişi kimse onun hayatında bizim bir etkimiz oluyor/olacak. Her birimiz bir kilit taşıyız. Dev bir halının bir düğümüyüz..biz olmadığımızda desen eksik kalır. Ve deseni halı bitmeden bilemeyeceğiz.

Bu dünya için yaratıldık ama sınırları zorlayabilmemiz için akılla donatıldık. Su altında nefes alamazsın! diyen birine karşı bir başkası dalma ekipmanlarını buldu ve geliştirmekte. Atmosfer dışında yaşayamazsın! diyen birine karşı bir başkası aya marsa gitmek için alet edevat geliştirdi.

İlaçları da biz bulduk narkotikleri de. Hastane de yaptık hapishane de .. Piramitler diktik ve sınırlar çizdik. şimdi durup bakınca yuh diyeceğin bir çok fikir zamanında binlerce yandaş bulup iyi fikir olarak tanındı ve uygulandı. Mesele şu ki, zamanının efendisi olabilir, zamanına ileriden bakabilirsin.

Mimari bir çizime bakıp binayı görebileceğin gibi.. Binanın karşısında durup ilk çizimini hayal edebileceğin gibi. Geçmişte bir günü düşünüp gözünün önünde canlandırdığın gibi.. Gelecekte bir güne gidip oradan buraya bakabilirsin.

Değerini bilmeni isterim. Gücünün farkında olmanı. Kahraman olmak için kendinden zayıflara yardım etmen gerektiğini, herşeyde en iyi olmana gerek olmadığını.. dertlerini kapı eşiğinde bırakma lüzumunu. Kedileri ve çocukları sevmen gerektiğini. Hatalarının sadece pişmansan affedileceğini.. doğru şekilde nefes almayı.. hemen her insanın paranı almak için yalanlarla dolu olduğunu ve arkalarını da görebilmen gerektiğini. inancın kıymetini. sorgulamadan inanmamayı. oyunu kazanmak için değil zevkine oynamayı.

Yaratıcının seni sevdiğini, her an gözlediğini ve gözettiğini, sana her sabah ve her akşam ve her zaman “aferin” dediğini, sen nasıl ki bir kediyi ya da bir bebeği sevip okşuyorsan, bağrına basıyorsan aynı o şekilde sevip bağrına bastığını.

Hatırla olur mu?

Yorum bırakın

Filed under ben yazdım, insan olmak

Son defa dergi aldım

Getir uygulamasından promosyon olarak dergi seçtim. Mizah dergisi. Okumayı karikatürlerle sökmüş bir insan olarak 70’lerden bu güne çıkmış her dergiyi okudum. İlk önce kaçak göçek, dayımın alıp istiflediği Gırgırları kapaktan çiçeği burnunda gırgırcılara kadar okur, aşırı taramadan kaçınma konusunu dikkate almaya karar verirdim. Hiç bir şey çizmiş değilim ama rahmetli Oğuz Aral’ın aşırı tarama her neyse ondan hiç hoşlanmadığını biliyorum.

Çarşaf ve Fırt daha “bekar erkek dergisi” kıvamında olduğundan pek elime geçmedi. Sonra, lise sondan itibaren dergi alıp okumaya başladım. Basılı ne varsa okundu ondan sonraki 5-6 yıl. Hayatta her gün gülecek bir şeyler buldum böylece. Kelle, Hıbır, Leman, zaman zaman Gırgır. Onlardan ayrılıp yeni dergiler kuranlar.. Güzeldi. İlk mail adresimi, bir Erayinman olarak, Atilla Atalay sayesinde almıştım. Kendisi göz bebeğimizdir. En iyi yazarımız olarak edebiyatta bir yeri vardır.

Sonra fesybuk çıktı ve karikatürü tarayan internete koymaya başladı. O zaman işimiz iş tabii. Hiç dergi almadan ne var ne yok görebilmeye başladık. (dergiciler tilt olmuştur tabii ne yazık ki)

Sonra da dergilerden ayrılanlar bu defa kendi instagram hesaplarını açıp tabletlere çizdiklerini paylaşarak bizi sevindirmeye devam ettiler. Emrah Ablak çok severdim zaten, (hiç bir şey Tübitaklı Bayram’ın yerini tutamaz) ama karikafilm nedir arkadaş? İnanılmaz bir beceri. Dünyada şahit olamazdım buna.

Hatta yabancı mizahçıları bile bire bir takip edip, yorumda muhabbet edebilir hale geldik. Bunu rüyamda görsem inanmazdım.

En iyisi de, yorumların bazen gönderiden daha komik olması. Eğlence katlanıyor. Dijital dünya gerçek dünyadan daha güzel bir hal aldı.

Ne diyordum.. geçenlerde siparişle bir de dergi istedim, ne zamandır basılı dergi okumuyorum, özlemişim o duyguyu. Kağıt kalitesi iyice düşmüş o ayrı ama içerik bomba. (Mizah zihnin zekatıdır).

Derken bir anda kendimi anlamadığım bir karikatürü parmaklarken buldum. Fikrim yorumlara bakıp anlayan birinden öğrenmek. Tabii ipeyk şok! Açılmadı yorumlar. :D

Elde kitap tutma zevki, kokusunu hissetme, şömizi çıkartma, kapağı inceleyip elleme tadı hala baki. 1950’li yıllarda basılmış kitaplar okuyorum bu ara. Öyle nadir bulunuyorlar ki.. Ancak Kindle‘da bir kitabı yazarı piyasaya sürdüğü an kapıp okuma saadetini de hiçe sayamam.

Ancak basılı dergi benim için bitti. Yaşasın fikirdaşlar edindiğim, yorumlarını sevdiğim dijital dergiler karikatürler..

Serkan Altuniğne’nin köpüşü Bobittin- Bobo

Yorum bırakın

Filed under Diğer

İlk yarışmam

Koç burcu olunca hayatın tamamı bir yarışma şeklinde geçiyor. Bu bir gerçek. İnsanın içinde mücadele hırsı var hep. Onu da geçeyim bunu da alayım, öbürünü de okuyayım, herkesten önce bitireyim ve başka bir şeye başlayayım. İlla en önde olcam. Eskiler “Natura” derler. Yapım bu. Nerde bir yarışma varsa katılırım.

Tarihimdeki ilk yarışma fırsatı elime henüz yeni ilkokula başladığımda geçti. Eskiden gazete alınırdı. Babam muayenehaneye giderken Ali Bakkaldan bir ya da iki gazete alırdı. Biri kesinlikle Hürriyet biri de ya Tercüman ya da Milliyet.. Bütün gün cenaze ilanlarına kadar okur, bulmacasını çözer akşama da hiç açılmamışçasına güzel katlanmış gazeteyi eve getirirdi.

Ne kuponlar kestim ne çekilişlere katıldım bacak kadarken. O da ayrı bir yazı konusu olsun. Haberler ya da spor sayfaları çok ilgimi çekmezdi ama mühim mühim muharrirlerin başyazılarını, makalelerini okurdum; daha da önemlisi tv köşelerini ilgiyle izledim akşama tv’de ne var diye. Evet gazetede yazardı günlük TV programı. Film mi var, hangi film, kim oynamış kısa bir bilgi içerirdi. Belgeseldir konserdir, bale tiyatro o kadar doluydu ki TRT.

Ne diyordum? Yarışma..

İstanbul Bankası Anahtarlığı

Muhtemelen 7 yaşındayken gazetede bir ilan. İstanbul Bankası çocuklara özel “Lale kumbara” yarışması yapıyor. Lale şekli içeren bir kumbara tasarlayıp banka şubesine götüreceksin yarışmayı kazanırsan ne var ne verecekler hatırlamıyorum. (“Mühim olan katılmak” lafı hiç bu kadar gerçek olmadı) Belki de kalıbını çıkartıp kumbara yapacaklar.. Neyse.. Ben kafaya koydum bir de tasarım yaptım resim defterine. Bir kardan adam, elinde süpürge ama süpürge lale şeklinde. Süper..

Şimdi iş kaldı inşa etmeye. Bunu bir kutu şeklinde yapmam mümkün değil. Kavanoza yapıştırıp kapağını delsem, e kırılır mırılır.. ayrıca annem bana kavanoz verme taraftarı değil.. verse de evde sadece litrelik kavanozlar var. Eskiden bu kadar ambalaj da yok ortalıkta.. Öf.

Alt kattakilerin bebeği var. Ama annenin sütü yetmiyor bebeğe mama desteği veriliyor. Bebek maması teneke kutuda, kutular boşalınca yıkanıp lavabonun altındaki dolaba kaldırılıyor. mis gibi sıkı kapaklı kutu, her zaman lazım olur.. :)

İndim aşağı, derdimi anlattım rica ettim fazla bir kutu verdiler. Eve geldim, kutuyu annemle deldik, tornavidayla kanırttık iyice.. bozuk para geçebilecek gibi.. Oley. sonra bir daha çizdim laleli kardan adamımı.. boyadım. kestim.. kocaman lale incecik sapta çok da güzel olmadı, sallanıyor ama olduğu kadar artık. Bulmuşlar bunuyorlar Allah Allah.

Lale Kumbaram

Babama ilanla beraber verdim, üzerinde adım soyadım ev telefonu da yazılı, ki kazandığım zaman arayıp haber versinler. Babam aldı şöyle bir evirip çevirdi. “Tamam” dedi aldı gitti ertesi gün.

Bir müddet gazeteyi hevesle bekledim her gün. Yarışma ya açıklanmadı, ya ben kaçırdım. Bence bankadakiler “bununla mı uğraşacağız” deyip yok etmiştir.

2 yıl sonra İstanbul Bankası battı.

42 yıl sonra bir online eskicide İstanbul Bankası anahtarlığı buldum, herşey tekrar canlandı gözümde..

Vay be..

Not. Daha sonra radyo ve tv’lerde bir çok yarışmaya girdim. Ağırlığınca Altın’da ilk soruda elendim, Passaparola’da 5 kere şampiyon oldum. Güzel günlerdi. Seviyorum yarışmayı. Kazanmak da güzel aslında. Ama oyunu zevkine oynayanlardanım.

I Play The Game For The Game’s Own Sake -Sherlock Holmes

Yorum bırakın

Filed under Diğer

Kraliçe Olalım

Kralin biri varmis. Yaşlı ve bilge vezirine “hocam bana hayatı öğret” demiş.

Bilgin vezir gitmis 10 yıl okumuş, araştırmış, kitaplar devirmiş. Sonra birkaç yıl da kendisi uğraşıp hayatın üç cilt kitabını yazmış, götürmüş krala sunmuş.

Kral demiş ki “bu çok uzun hocam, okuyamam yaşlanıyorum çabuk ol, kitabın daha kısa olsun, özü ne bu hayatın?”

Bilge vezir altı yıl gece gündüz tefekküre dalmış, ince düşünüp özetin özeti 6 sayfalık bir metin getirmiş :”yüce kralım. işte hayatın anlamı burada yazılı”.

Kral altın taçlı ak saçlı başını göstermiş: “bre vezir tez yaz, az yaz, zaman dar!”

Vezir kapanmış bir odaya yazmış bozmuş, o altı sayfadan özetin özeti 1 cümle yazmış 4 yıl sonunda.

Kralın huzuruna çıkmış titrek elinde parşomen. Tam verecekken de yığılıp kalmış, avucunda hayatın anlamını yazdığı bütün ömrünü adadığı çalışmasıyla son nefesini vermiş oracıkta.

Kral “oh be” demiş “çocukluğumdan beri -onu yapma bunu yapma- her işime karıştı, ne felsefesi bitti ne teorisi bitti ekşi suratlı herifin. Bu görevi vermeyi akıl etmeseydim yıllarca çenesinden kurtulamazdık. Bu okurken ben seferlere çıktım, zaferler kazandim, ülkeyi iki katina çıkardım, hazineye hazine kattım. Buna kalsa -aman kralım zaman kralım- der caydırırdı.”

Bir kişi yapar, diğerleri yapanı anlatır. Ne yapmış, nasıl yapmış, niye yapmış, sonra ne yapmış…

Gerçekten o kadar bilse, kalkar kendisi yapar profesör hazretleri. Bilmez; okur öğrenir, anlatır, öğretir.

Yap. Başla. Yürü.

1 Yorum

Filed under Diğer