Category Archives: kültür

Bloggercikler

İnternette 1997’den beri varım, bebekliğini bilirim yani. Çevirmeli ağ, modem sesi, mirc, asl, icq, yahoo gruplar, aklınıza ne gelirse hepsini yaşadım.

Ülkenin ilk bloggerlerinden biriyim, samimi söylüyorum internete erişim bu kadar yaygın değilken daha bir bilinçli kesim online idi.

Şimdi her telefon sahibi bir yandan fotoğraf sanatçısı bir yandan da mikro blogger (bilogger) olduğundan benim içim şişiyor.

Kadınların eğitim ve iş hayatına atılmaları lazım. Bu atılganlık olan atılmak değil atmak kökünden at-ılmak. Birileri itip bu kadınları işe filan atsın. Bu kadar boş vakitte ve bu kadar internete erişim kolaylığında “ulan bilgi çağındayız, dünyanın her yerinden her şeyi görüp öğrenme fırsatı açıldı önüme  iki lokma bir şey alayım” değil “oha herkes bana baksın, onu da koyayım bunu da göstereyim, veri kirliliği yaratayım, saçmasapan şeyleri paylaşayım, bana ilgi gösterin hüop” kafasında yaşamaya başladılar.

İnterneti bir aile fotoğrafı albümü olarak kullanmaları bence çok da dert değil. Kendi sayfasıdır, duvarıdır. Sümüklü sıradan çocuğunu; değersiz, çin malı, birbirinden ucuz, her milyoncuda satılan fincanını tabağını sergiler; duvarında bir tek tablo, sehpa üzerinde bir tek kitap dergi olamayan vasat evinin fotoğraflarını yayınlar da yayınlar. Oraya kadar tamam.

O kadarla da kalmayıp gayet mühim olduğunu düşündükleri lüzumsuz fikirlerini saçmaya da çok teşneler. İşte orada büyük bir terslik var. SANA NE? cevabını alınca “ama ben fikrimi söyledim, saygı duyacaksın” diyorlar. FİKRİNİ SORAN KİM?

Sen kimsin? Yetkin, bilgin, diploman nedir? Sıfır bir insan, eline internet geçince alim oluyor başımıza. Ağzının payını alınca da zırlıyor.

Bunların en nefisi, instagramdaki sabun sayfama özelden yazan “biloggerler”. Hamfendi sağdan soldan arakladığı fotoğraflarla kozmitik biloggeri, yaşam goçu, piskolog, kanaat önderi oluyor. Bir şekilde takipçi kazanıp/satın alıp sonra da postu serip çalışmadan geçinmeye başlıyor.

Yüzde kırkı kopyala yapıştır bir mesajla başlıyor iletişime. “Zottirik’le yaza merhaba blogger toplantıma ürün sponsoru olmanızı rica ederim” tarzı bir mesaj. Manası  şu: Bana bedava sabun gönder, gelen beleşçilere ne kadar çok mal sağlayabilirsem o kadar büyük bilogger oluyorum, üstelik bu “etkinliği” yayınladıkça takipçiler bütün bu avanta ürünlere konmama ağızları sulanarak bakacaklar, sen reklam zannedeceksin ama aslında benim havam olacak.Oh ne iyi ne popi”

Salak yerine konmak. Hiç sevmem.

Belli bir kaç firma pr olsun diye bir bütçe ayırmış birşeyler yolluyor. Onlar yolladıkça çingene-bilogger dilenmesi katlanarak artıyor, “bana da yollaaa” diye firmanın kapısını aşındırıyorlar, adamlar bıkıp yollamayınca “takipçilerime bildireceğim sizi kötüleyeceğim, batıracağım sizi” şeklinde ucuz tehditlere gidiyorlar.

Gelen ürünler ne oluyor?

Bu etkinliğe doluşan on tane adı sanı belli olmayan bilogger çanta dolusu malı eve taşıyor, kafasına göre üç beş tanesini ve etkinlikte ne giyip ne makyaj yaptığını yayınlayıp “Sevgili Zottirik beni de çağırmış. Bunu da filan firma sponsordu o verdi bize, zaten çok severim, iyi ki var, oğluma adını koysam yeridir, şahane bir ürün Allahım bundan önce ne boktan şeyler kullanmışım nihayet ben de bu ürünün kullanıcıları arasındayım herkese tavsiye ederim” yazıp bir sonraki etkinlik için sıra beklerken elindeki bu ıvır zıvırı ya atıyor ya da yedek bir hesaptan satışa koyuyor.

Diğer bir yüzde kırk, takipçi sayısına güvenip rastgele bir hashtagı takip ederek herkese “Ürünlerinizi deneyimleyip sizi takipçilerime tanıtmak istiyorum, bana ürün yolla” şeklinde mesajlar atıyor. Bu ürünün ne olduğunu bile bilmiyor, ne takip etmiş ne bir beğeni yapmış. Hızlı hızlı mesaj çekip isabet ettirmeye çalışıyor. Yanılıp bir şey, örneğin şampuan gönderen olursa “ay super, bundan sonra başka şampuan kullanamam” tarzı bir metinle fotoğraf yayınlıyor, işin güzel tarafı en az 5 başka şampuanı da böyle övdüğü resimler biraz aşağılarda.

Deneyimlemek istiyorsa bir zahmet satın almasi gerektiğini, isterse indirim yapabileceğimi ama asla bedava yollamayacağımı söylediğimde “eee ama niyeee, öbür enayiler yolladı ama” şokuna giriyorlar.

Kalan yüzde yirminin yarısı saygın, araştırmacı, hangi arabaya binerse onun türküsünü söylemeyen, firmalara “gebe kalmayan” kişiler. İşte onlara bayılıyorum. İlgiyle izliyorum.

Diğer yarısı etkinlik akbabası. Her yere çağırılıyor, her yere gidiyor. Elinde sarıya boyalı saç/ metreslik/ağzı burnu güzelce bir çocuk ya da hepsi var. Peşindeki sürü ile takipçi sayesinde zehirli bir kibir gazıyla şişmiş balon bunlar ki, evlerden ırak.

 

 

7 Yorum

Filed under insan olmak, instagram, internet, kültür, kozmetik, saçmasapanlıklar, sosyal medya

Hiç Anlamadın Deli İnsan -ii-

Zamanında, 60’ların meşhur bir Türk şairi..

İntihar eğilimli, depresif, sorunlu bir insan. Zaten şair dediğin sorunlu olacak, his filan hissedecek (düz kadın ipeyk..benim için şiir divan edebiyatıdır. kendi matematiği müziği olan şiirlerdir.) Sokaklarda mahzun ve müseyin gezerken adamın biri gelir kendisine “hemşerim saat kaç acaba?” diyerek saati sorar.

Bu şairimiz ağır sinirlenir. Çünkü saat sormak yankesicilerin en bayağı numarasıdır, saftirik taşralılara saat sorar, adamın saatinin yerini beller, iki dakika sonra da bir biçimde yürütür.

“Ben saf mıyım? Enayi gibi mi duruyorum? Söğüşlenecek tip mi var bende? Saat sorulacak adam mıyım hüleayn” diyerek bi daha intihara teşebbüs eder. Kısa bir süre Bakırköy bîmârhânesinde müşahadede tutulur.

Bu bağlamda, adama hak vermemek mümkün değil.

Çünkü işin aslını biliyorsunuz artık. Olayın başına, tarihine ve adamın düşüncelerine aşinasınız.

Tek cümleyle birine özetlesen; “adama saati sormuşlar intihar etmiş”.. anlamaz kimse.

*-*-*-*-*-*-*-*-*-*

Başlığın kısaltması “HADİ”.

Hadileyerek yaşam sürdürmek beni süründürüyor. Hadi canım. Hadi. Hadi gülüm, hadi bir tanem, hadi kızım, hadi oğlum, hadi bey..Hadi kardeş/birader/kanka/gülüm/aşkım/bebeğim/evladım…..

Bir şeyi bir kere söyleyince iyi.

“Bu kürdanı buraya koyma”

İkincide, tamam diyorum insanlık hali.. “Hadi” giriyor devreye.

Üçüncü.. ÜÇYÜZ???!!!!! ÜÇBİN!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Deliriyorum. Öfke bir alev gibi fışkırıyor.

“BİR kürdan için bu kadar kızılır mı?”

Lan. konu. 1. kürdan. de. ğil!

Binlerce kürdan! Bin kere söylenmiş bin farklı kürdan konusu binbir olunca bardak taştı işte. BU kürdan değil genel olarak KÜRDAN KONUSU. Tansiyonum fırlıyor, elimde silah filan olsa vururum kesin. Öyle kararıyor gözüm.

Ve bunun gibi 1001 konuda 1001 şeye sinirleniyorum. Çok birikti. Çok fena ve fazla birikti.

Ve hatta şu da var,

 

En son gayet huzurlu başlayan kısa bir telefon görüşmesinin sonunda tansiyonum 16’yı geçti burnumdan kan akmaya başladı. Ne zorum var benim? Baktım olmuyor bakmıyorum. Yazık bana, ölmemeye gayret etmem lazım.

İnsanlar şu ya da bu şekilde, beni Bakırköylük edecekler bir gün. Mars’a gidem ben.

 

 

(Gözünü açtığın andan itibaren aksaklıklar, inanılmaz salaklıklar yağmur gibi yağıyor, ister istemez beyin kanamasından ölmemek için öfke kontrolü ve sabır öğrenmek zorunda kalıyorsun. Trafik başta olmak üzere, pekala mantıkla çözülecek hatta baştan mantık kullanılsa hiç ortaya çıkmayacak bir çok mini mini sorun insanlar tarafından düzenli olarak, aynı anda ve sürekli yaratılarak devasa bir çığ gibi maruz bırakıldırılıyor. evet ben uydurdum. sonra ipeyk niye sinirli.)

 

1 Yorum

Filed under aile, çevre, çocuk, insan olmak, kültür, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

Hiç Anlamadın Deli İnsan -i-

 

Giriş :

Burada size minnak bir iki ders:

Eskiden Saat : manuel ki ne manuel. Kendisi tamamen elde yapılan, üzerinde gerçekten cam olan, içindeki sarmal yayın kurulması ile dişlilerinin dönme enerjisini sağlayan, o yayın da 24 saatte bir kurulması gereken bir cihazdı.

Pahalıydı. Herkeste olmazdı. Saatin varsa zaten öylece elinde gezdiremezdin. Saatin kayışa bağlanıp kola monte edilmesi çok daha sonradır. Kadınlar ise kolyevarî saatler takar yahut da kalan herkes gibi, güneşin durumuna göre vakit tayini yaparlardı.

Saat için yelekte ve pantolonda saat cebi olurdu. O saati de sağlama almak için yine güzel bir kordonla pantolon kemerine yahut yeleğin iliğine tuttururdun. Buna da köstek denirdi.

Bir saat kolay alınmazdı. Babadan oğula geçerdi ve yüksek rütbeli memurlara filan emekliliklerinde armağan edilirdi. Saatin üst kapağını şöyle şal diye açıp saate bakmak çok karizmatik bir cümle sonuydu. “Ee, vakit tamam biz kalkalım. Arabayı hazırlasınlar”

ataturk-kostekli-saat

Atatürk’ün de bir çok yelekli takımda kullandığı ve hatta hayatını kurtaran köstekli saatleri vardır.

Saat sıklıkla şehir meydanlarına kurulan kulelere yerleştirilir, meydan saati adını alırdı. Bütün köy-kasaba meydandan geçerken saatlerini ayarlarlardı. Vakit o zaman da nakit miydi bilmiyorum. (güneşe göre ayarlanan saatleri ya da muvakkithaneleri de anlatırım bir gün)

İşte o köstekli saatler varlıklı insanlara ait bir simgeydi ve yolda yürürken saat sorulan adam zengin soran ise fakir adamdı; zengin durur, saati çıkartır, karşıdaki garibana okur, teşekkürünü alır yoluna giderdi.

Derken İstanbul’da başarılı yankesiciler ve dolandırıcılar türedi. Köyden davarı tarlayı satıp İstanbul’a gezmeye gelen ağalar, küçük şehirlerde ticaret yapan ve mal almaya gelen kalantor esnaf, hatta taşı toprağı altın bu şehri görmeye gelen sonradan görme kasaba eşrafını giyiminden/aksanından/etrafa hayranlıkla bakışlarından şıp diye tanırlar ve hazır onlar bakınırken kendilerini iyice bir süzerlerdi.

Bu yankesicilerin de çok ustalıklı branşları vardı. Örneğin “vay babamcılar”. Yolda yürüyen ve bakınan avı takip eder, az çok memleketini tahmin eder sonra da ilk köşede karşısına çıkıp bağıra bağıra “Uyy Mahmut emmi, kurban olduğum Allah seni burada karşıma çıkardı” deyip avı bir güzel özlemle (!) kucaklarlardı. Gençten bir elemansa önce eline atılıp öper, sonra boynuna sarılırdı.

Yüzde elli ihtimalle adı mahmut olmayan kurban bi şaşalar, “ben kimim? neredeyim? bu kim? beni tanıdığına göre ben onu tanımasam ayıp? kimlerden acaba? asker arkadaşım olmasın? birine mi benzetti?” karmaşıklığındayken o arada el çabukluğuyla cebinde koynunda kesesi saati nesi varsa hırsıza geçerdi. Genellikle hırsız “Hemşerim sen Sivas Fanfinfon köyünden Mahmut ağam değil misin? vay be, insan insana bu kadar benzer, e hadi bana müsaade” deyip kirişi kırardı.

Yahut cepçiler/tırnakçılar. Bunlar sessizce, kalabalıkta yankesicilik yapan ustalardı. Kalabalık genellikle suç ortağı tarafından yaratılır, özellikle yaşlıca ve tatlı dilli olan suç ortağı bir kenarda türkü söyler/ayı-maymun oynatır/bul karayı al parayı dümeni çevirirken etrafı kalabalıklaşınca “abilerim yankesicilere dikkat edelim, cüzdanları kollayalım” uyarısını “insaniyetinden” yapardı.

Toplaşan kalabalıkta herkes elini kesesi-cüzdanı-saati neredeyse oraya bir atar, pıtpıtlar, yerinde olduğunu hissedince önündeki şovu izlemeye devam ederdi. Kalabalığa karışmış bekleyen cepçi, en kalın cüzdanları ve yerlerini seçer, azıcık itiş kakışla hissettirmeden çekiverirdi.

 

1 Yorum

Filed under kültür

Trol Nedir Nasıl Engellenir?

 

Aliexpress’te butonu var. Böyle yuvallak, güzel bişey, renkleri mevcut. Alıp basıyorsun hop hayatındaki troller uçmuş! Tam bir huzur, adeta cennet.. Uygulaması ios’da var diyorlar daha samsunga gelmedi galiba.

Aha da sizi trolledim..

Trol dağda mağarada yaşayan, gün ışığında taşa dönüşen bir fantastik yaratık. İnternette “bok yedi başı“lara verilen ad. Trol ya da Troll

Ekşi’deki trolleri engelliyoruz ya, o varlığın açtığı başlığı da girdiği entry’i de göremiyoruz ya hani. (üye olup şifre parola almak lazım elbette, normal insan görebiliyor malesef)

Ya da google’dan arama yaparken istemediğimiz sonuçlar çıksın diye – kullanırız ya.. Diyelim Emel diye birini arayacağız, ama Emel Sayın çıkmasın istiyoruz sonuçlarda, o zaman “emel -sayın” yazarsınız. Sayın’lı Emel içeren sonuçlar sizden gizlenir. Ya da “troll” diye ararsınız ama film olan çıkmasın diye “troll -movie” yazarsınız Ha işte o!

Öyle bir şeye ihtiyacım var. Benim evrenimde mesela, futbol yok. Medya yok. (gazetenin gazete olduğu yıllarda gazete okumuş biriyim. köşe yazarı nedir, bulmaca nedir, haber nedir, magazin nedir, bant karikatürden seri ilanlara, başyazıdan fala nedir bilirim. şu anki medya benim için fuzuli bir reklam bataklığı, düşüp de adamlara para kazandırmaya niyetim yok) Hayatım boyunca bir daha pırasa görmesem aramam. Minibüslerden nefret ediyorum. Vb vb.. Bunları temelli ortamın dışında tutarak sistemin yükünü azaltmak istiyorum.

Yaşlandım, kafa götürmüyor artık.

Yorum bırakın

Filed under ben yazdım, insan olmak, internet, kültür

Ket. Etik. Etiket

Bugünkü konuya nasıl gireceğimi bilmiyorum ama umarım sade bir şekilde izah edebilirim düşüncelerimi.

İnsanlar tanıdıkları bildikleri ortamlarda rahattırlar.

Bebekliği en uzun süren canlı olarak, doğar doğmaz ayağa kalkan taylardan, buzağılardan çok daha aciziz. 3 aylık bir kedi, erişkin kedi gibi kendi yemeğini bulabilir ve tuvalet alışkanlığı vardır. Oysa kendi başının çaresine bakabilmesi için bir insanın 6-7 yaşında olması gerekiyor. Önüne konanı yiyebilir ve üşürse üzerine birşeyler giyebilir halde olmaktan bahsediyorum. Gidip yiyecek bir şey bulma ve kendine örtünecek bir şeyler yapabilme için 15 yaş belki bir ihtimal…

O yüzden büyüme sürecinde sürekli olarak yardım ve destek alarak, el tutarak ilerleyebiliyoruz. Erişkin hayatta da gruplar halinde varlığımızı sürdürebiliyoruz, sosyal yaratıklarız. Ben Manisa Tarzanından sonra tek başına yaşayan birini bilmiyorum.

Ve sırf bu yüzden insanlar destek arıyorlar. Tanıştıklarında “Nerelisin?” diyorlar. Kıyafetleri, saç ya da takıları ile ortak bağlantı kurabildikleri, GÜVENEBİLDİKLERİ insanlarla aynı ortamda olmayı tercih ediyorlar. İki yabancı özellikle asansörde, kişisel alan (eller bele konduğunda dirsek mesafesi) az olduğunda aşırı derecede rahatsız oluyorlar.

Yabancılarla arasına bir sınır koymak hissi çok baskın. Tanıdıkla son dilim ekmeğini bölüşen insan, yabancı kişi gözünün önünde açlıktan ölse sorumluluk duymuyor.

Bir yerli olmak, bir dili konuşmak, belirli bir renkte olmak bir seçenek olmasa da (doğuştan gelen bir durum) insanlar arasında “gerçek bağ” oluşturuyor. O bağlara insanlar ölümüne tutunuyorlar. Bağlanmak bir ihtiyaç çünkü.

Bir de sahte bağlar var. İşte sorunumuz orada başlıyor.

Doğuştan olmayan bütün bağlara sahte bağlar diyorum. Ve bu sahte bağlar insanların en büyük sorunu. Gerçek bağ ile sahte bağ arasındaki ayırt edici fikir: İNSAN İCADI VE ETİKETLİ OLMASI.

En basiti futbol. Falan yahut filan takımlı olmak.Takım tutarak aynı takımı tutanlarla bir bağ sahibi olmak. Bir toplulukta rahat etmek. Buraya kadar bir derece.

Bağlanma ihtiyacını çıkarı için kullanan takımlar, takım tutmanın yetmediğini, sadece takımı sevmenin mümkün olmadığını, e bu takımın hava ve su ile beslenmediğini belletiyorlar. Takımı desteklemek için takımın renklerini, amblemini taşıyan ıvır zıvır satın almak ve böylece bir toplulukla bağ sahibi olmak bilinç altına kazınıyor. “Falansporluyum ama en falansporlu benim.   Filanspordan daha iyi, daha üstün olabilmem için takımıma destek vermeliyim. Para vermeliyim. Daha da çok vermeliyim. Çünkü o benim ve ben de onunum.” Mantık bu.

Şu okul bu okuldan, şu hastane bu hastaneden daha iyi, çünkü işte öyle. İşin içinde bir fiyat etiketi varsa, birileri para kazanıyorsa bilin ki o suni bir bağdır. Sahtedir.

Bütün bir pazarlama reklam sektörü bu fikir üzerinden dönüyor. Sana “benim” dedirtmek için. Kendini onunla “rahat hissetmeniçin.

Filan marka telefon,/araba/tv/bilgisayar/sigara/yiyecek, falan marka olanından tabiiki de daha iyi deli misin?

İşin içinde etiket varsa, doğal değil insan yapımıysa, birisi para kazanıyorsa bir dur, bir düşün.

Keklenme.

Az daha ilerisi ülkeler için de geçerli. İnsan yapımı sınırlar içinde yaşayanlar bir diğerini beğenmiyorlar. Çünkü kendi ülkeleri cennet vatan iken diğer ülkeler kalleş. Onlar bizi sevmez. Niye? Çünkü öyle.

Din asla değil ama mezhep.. Aynı hesap. Bizimki iyi öbürkü pis. Bir insana körü körüne bağlanmanın, onun  sözünü aklın önüne koymanın sonucunu yaşadık biliyorsunuz.

Sürpriz: O diğer ülke işte seninki. Çünkü işin içinde etiket var, çıkar var, para var. Sınır nedir? Bütün dünyanın her bilgisine erişebildiğimiz bir internet var artık. Bu “www” nedir biliyor musunuz? “world wide web” yani “dünyanın her yerini saran ağ” demek. Hepimiz o ağın altındayız. Gökyüzü gibi. Bilgi isteyen herkesin, bilgiye erişimi var. Ve bu çok güzel bir şey.

Demem o ki.. Durup düşünün. Bir etiket varsa, o kesinlikle bir fiyat etiketidir ve birisi para kazanıyordur.

Etiketler giysiler içindir, sabunlar içindir ama insanlar için değildir.

Etiketi yırtın. Hepimiz eşitiz.

1 Yorum

Filed under insan olmak, internet, kültür

1985 Anadolu Lisesi – 2016 TEOG

Kızım TEOG sınavına girecek önümüzdeki hafta. Ona ve herkese güzel bir anımı yazayım dedim.

Bizim zamanımızda ilkokul 5 seneydi ve ondan sonra iki aşamalı bir sınava girerdik. Kazananlar çok prestijli Anadolu Lisesi öğrencisi olurdu, hatta sonuçlar gazetede ilan edilirdi. Kazanamayan düz ortaokuldan liseye devam ederdi. Anadolu liselilerin “ama biz bir sene hazırlık okuduk” diye bir sloganı vardır mesela. O bir senede adam akıllı İngilizce öğretirler sana ve yıl sonunda da 100 soruluk bir sınavla kontrol edilir. 70’in altında alan sınıfta kalır.

4 yaşında okuma-yazmayı sökmüş bir insan olarak ilkokulda anormal sıkıldım. Çok iyi bir öğretmenim vardı beni hiç zorlamadı. Anadolu Lisesi sınavlarında çok da yüksek başarısı olan, popüler bir öğretmendi ve sınıfındaki AS öğrencilerden biri bendim. İlk 3 sınıfı okuttuktan sonra da cart diye emekli oldu. Kaldık mı iyot gibi açıkta?

Yeni bir öğretmen geldi ama o sınıfın bazı velileri (ve babam) çocukları alıp ikinci en iyi öğretmene aktardı. İkinci en iyi öğretmen zaten ilk üç senede peylediği 10 kişilik bir AS öğrenci grubu ile çalışıyordu. Sınıfın kalanı kendi yağında kavrulurken öğretmen o 10 kişiye evinde özel dersler, okulda herkesin aldığı Bilgi-Başarı Testi dışında kitaplar/sorular, kastırmaktaydı. Dördü harala gürele geçtim. Karne 5, sorun yok.

Beşe geldik. Öğretmen abandıkça abandı kendi grubuna. Ben, yarı disleksik, 1,5 derece miyop ama bunu kimsenin fark etmediği, tahtayı göremeyen ve bütün arkadaşlarını da diğer sınıfta bırakmış yapayalnız İpek olarak, uzun boyluyum diye en arka sıraya sürüldüm. Kulaktan dolma ne öğrenebildiysem işte idare ettim.

İlk sınava girdik. Bütün sınıfta sadece bir kişi kazanamadı. AS grubundan bir arkadaş. ŞOK!

İkinciye girdik. Bütün sınıfta sadece iki kişi kazanabildi. Yes. Biri bendeniz, biri de yine arka sıralara iteklenmiş bir erkek arkadaş. O on kişiye de, bizi adam yerine saymayan öğretmene de evet kapak oldu.

SINAVA GİRECEKLERE: Demem o ki, denemelerde ayı gibi ful çeken, dersanelerde geceleyen bi ton çocuk olabilir, kafaya takmayın. Olacak olan olur, hakkınızla kazanırsınız.

MUTLU SON: O sene sıra arkadaşlığı yaptığım sınıfın benden uzun tek kızı A.’yi bu yazıyı kurgularken hatırladım. Kenara atılmış sessiz ama zeki iki kızdık. Kader ortağıydık. Sınıftan başka hiç kimseyi de hatırlamıyorum. Google amcam şak diye buldu çıkardı kızı. Bir bankada müdür olmuş. O da kendisini tokatlayan o kazma öğretmeni ve beni hatırlıyor. Karşılıklı muhabbeti koyulttuk. “Sessizce kaynatır milletle dalga geçer gülerdik” dedi. Hatırlamıyorum aslında. Ama yapmışımdır. Birbirimizi tekrar bulduğumuza sevindik. Şimdi watsapta beraberiz. Benim kadar çılgın ve enteresan bir kadın olmuş.

SONUNDA HEP İYİLER KAZANIR!

 

 

 

1 Yorum

Filed under çocuk, ilkogretim, internet, kültür, OKUL, severim paylasirim

K-insan

Küçük insanlara kinsan diyorum, bu adı koymamda mühim bir etken küdam fikridir ki Can Barslan’a teşekkür etmek lazım. Benim kinsanlarım ebat olarak değil fikir olarak küçükler o yüzden sadece bakarak ayırt edilemiyorlar. Bir süre konuşmaları ile insan ve kinsan birbirinden hemen ayrılıveriyor.

Bu yazı istediğim kadar hafif olacak mi şu an bilemiyorum.

Hayal edin: Bir masanın önünde oturmaktasınız. Onunuzde bir kutu var. bir karışlık bir şey. Ayakkabı kutusu kadar diyelim.

Ne var içinde?

Sizce?

Ne renk, dokusu nasıl? Elinizi kutuya soksanız sıcak mıdır soğuk mu?

 

Kutuda MUZ var bir tane.

Dünyanın her yerinde tanınan bir meyve. Adını her dilde farklı söyleseler de kime göstersen muzun muz olduğunu bilir.

Bu bir GERÇEKtir. Önemlidir.

Muz sevmem, illa sarı olacaksa limon olsaydı, muzu buzdolabına koyarsan uzun dayanır, hayır oda sıcaklığında durmalıdır, muzu alttan açmak lazım, hayır efendim sap kısmından soyulur, benekli muz lezzetlidir, iri muz daha faydalıdır, muz çok lezzetlidir, üzüm dururken muz yenmez….

Bunlar FİKİRdir. Başına “bence” kelimesi gelebiliyorsa görecelidir, izafidir, her yerde aynı değildir. O zaman önemi yoktur. Geçersizdir.

Fikirlerinizle gerçeklerinizi oturup bir sayın. Kafa adlı kutuda sadece gerçekler olsun.

Bir örnek: Ben çayı şekersiz içerim. Eee noolmuş? İç. Bunu konuşmayız. Bize bir faydası yok bu bilginin. Kutudan dışarı.

Sosyal medyada bunu belirtmek balkona çıkıp bağırmak gibi. Bize ne? Kendi balkonuna çık bağır mahzuru yok.

Bunu BAŞKASINA yorum olarak yazıp “fikirlerime saygı duyacaksınız, düşünce özgürlüğü var” diyemezsiniz.

O fikir senin fikrin, otur kendi sayfana yaz, çiz, fotoğrafını çek isteyen baksın. (bakınız ben). Budur düşünce özgürlüğü. Gelip benim sayfama öyle yorum yazamazsın. O benim özgürlüğüme müdahaledir, özgürlük alanımı çiğnetmem.

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under insan olmak, instagram, internet, kültür, severim paylasirim, sosyal medya

Ankara Savaşını Kim Yaptı? (ya da Eski İnsan)

Lise.. Birbirinin aynısı günler, birbirinden miskin öğrenciler.

Tarihçi arka sıradaki kaynaşmaya sinirlenip “Murat! kalk bakalım. Ankara savaşını kim yaptı?” diye bir soru sorar.

Murat bir anda adının geçmesiyle hafif ayılır, kendisine bir soru geldiği bellidir, yarım kıç kalkıp önünü iliklermiş gibi yaparak “valla billa ben yapmadım hocam” diyerek yırtmaya çalışır.

Tarihçinin tepesi atar, tansiyon fırlar.. Koridora fırlayıp müdür odasına giderken müzikçi yolunu keser.”hayırdır hocam?”

“hocam bu çocuklar niye hiç bir şey bilmiyorlar, 11-C’den Murat’a -ankara savaşını kim yaptı- diye sordum, -ben yapmadım- diyor.

müzikçi sırtını sıvazlamış tarihçinin: “hocam bunlar böyle, yaparlar yaparlar da, -yapmadım- derler”

Tarihçi şaşa kalmış.. Müdür odasına dalmış,

“Müdür bey!”

“Buyrun hocam nedir? sakin olun..”

“nasıl sakin olayım müdür bey. öğrencime soruyorum -ankara savaşını kim yaptı?- diye -ben yapmadım- diyor.  öğretmen arkadaşa anlattım o da -yaparlar da yapmadım derler- dedi ne bu rezalet”  diyerek içini dökmüş.

Müdür bey hemen öğretmenini sakinleştirmiş. “olur şey değil hocam, inanın ilk defa oluyor…”

öğretmen biraz açılmış.

müdür bitirmiş: “… şimdi ben milli eğitime yazarım sorarız oradan kim yapmış, hemen anlarız”

öğretmen yıkılmış.

Bir ay kadar sonra bakanlıktan yazı gelmiş.

“İlgili Makama

Ödenek olmadığından bu sene Ankara Savaşı yapılamayacaktır. Bilgilerinize. ”

 

**************************************************

Yeni İnsan dediğim bir tür var. Aniden evrimleşmiş ve ara kademeyi atlamış. Eski İnsanla arasında büyük idrak farkı var. Fazladan 15-20 duyu organı sahibi olmuş gibi. Hızlı, çok ve çabuk anlıyor, akıl yürütüyor.Ama nüfusu az.

Eski insan sorunun ne olduğunu bile anlayamazken, ona herşey yolunda iken; yeni insan eski insanın kısıtlı haliyle olaya bigâne oluşuna delirmekten başka bir şey yapamıyor. Birbirlerinin dilini anlamıyorlar. Bir çevirmen olmazsa ortam bir anda savaş alanına dönüyor.

E.İ. olayına hakim olduğu kadar biliyor, bildiğini inatla savunuyor çünkü bildiği doğru. Niye? Fili tuttuğu yerden anlatıyor.(*)

Yİ buna deli oluyor çünkü bir görüşte filin yaşını,cinsiyetini, otçul olduğunu, afrika mı asya fili mi olduğunu, ıvırını da zıvırını anlamış durumda ve ona o bilgilerin tamamı doğal geliyor. Eİ’a filin sadecene bir parça tüylü yufka OLMADIĞINI anlatabilse ilerleyebilecekler, ANA MEVZUYA GELECEKLER amaaa daha en başta olay b.ka sarıyor. Yİ komple nefret ederek bezelye beyinli malı fil b.kunda bırakıp Eİ’sız bir ortam için sızlanıyor diğer Yİ kardeşlere.

Eİ’larsa “ne diyo bu deyişik? vuha vuha asdafasasdf” olarak kalıyor.

 

Şimdi ben bunu niye yazdım? diyen bi daha gelmesin bloga:#bıktımsizden

 

(*) Bir grup köre bir fili tanıtmışlar. Her biri bir yerinden tutmuş fili. Elinin erdiği kadar yoklamış..Sonra da birbirlerine girmişler tanımlarken.. Hortuma denk gelen demiş “fil uzun, yılan gibi bir hayvandır” bacağını elleyen demiş “yok beyim sütun gibi dik ve kalın bir hayvandır”, kuyruktaki “solucan gibi ama ağzı çok büyük” kulaktaki: “yassı ve kıllı bir hayvan” demiş.

 

 

 

 

1 Yorum

Filed under insan olmak, internet, kültür, saçmasapanlıklar

Başlar şimdi anneliğe – OyuncuAnneye sevgiler

Oyuncu Anne olarak bildiğimiz Şermin Çarkacı (ÇAKRA değil Çarka, düzgün oku) birbirinden güzel fikirleri, olumluluğu, inci gibi dişleri ile sosyal medyada yepyeni ve bu sefer iyi bir fenomen.

Çocuk da yapmış kariyer de, evli mutlu çocukluluğu böyle bir eltisizlik, görümcesizlik kıvamına taşımış sanki. depdeğişik bir insan. Bayağı bildiğin insan vasfı o kadar bariz ki kendine bir çekidüzen veriyorsun okurken, içine ferahlık mutluluk doğuyor.

Üretken de bir insan. Çok güzel iki kitap yazdı annelik üzerine. Çocuklarıyla beraber anlattıkları masallardan birini de çocuk kitabı  olarak yayınladı. Yayınevi olarak Elma yayınevini seçmiş olması bile artı. Okura saygısı, fikirlerine ilgisi olan, Şerif İzgören’le “yok artık” denilen ama olması gereken bir şeyler başarmış bir yayınevi. Araştırın işim var.

Şu kadarını söyleyeyim, çocuk kitabı olan “Çok Hayal Kuran Çocuk” hakkında daha doğrusu kullanılan fontlar hakkında bir eleştiri yönelttim. [Malum oğlum dislektik ve “elinde alet olarak bir tek çekiç olan adam herşeyi çivi görür” derler, ben de o açıdan bakıyorum çocuk kitaplarına] ve editörden gelen yanıt şu…

RE: Çok hayal kuran çocuk kitabınız

 1/22/16
Merhaba İpek Hanım,

 

Öncelikle düşüncelerinizi bize ulaştırdığınız için teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

Söz konusu kitabımız okul öncesi yaş grubu özelliklerini taşımakta olup bu yaş grubu için tasarlanmıştır. Hitap edilen yaş grubunun gereği olarak ebeveyn okumasına ihtiyaç duyulan bir çalışma olduğu için çizimler ön planda tutulmuş, çizimlerin önüne geçmeyecek sadelikte bir font seçilmiştir. Bununla birlikte, ilköğretim çağına yönelik çalışmalarımızda tırnaksız fontlara sıklıkla yer veriyoruz. Örneğin, dün öğrendik ki “Portakallı Kurabiye Sokağı” isimli kitabımız, daha önce hiçbir kitabı sonlandıramayan disleksik bir miniğimiz tarafından okunmuş ve çok sevilmiş. Bu şahane bir olay. Gereken hassasiyeti göstermeye devam edeceğimizi, bu konuyu aklımızın köşesinde daha geniş bir koltuğa oturtacağımızı tüm samimiyetimizle belirtmek isteriz. Paylaşımınız için tekrar teşekkür ediyoruz.

 

Kolaylıklar.

 Gel de sevme..

Şimdi o kitapla beraber ilk okuduğum “Başlarım şimdi anneliğe” kitabımı da açık arttırmaya bağışladığım için, kitaba dair iki üç notum var onu da şurada paylaşmak istedim..

1- Kitapta fotoğraflara yer verilmeli. Örneğin “uyku için alet edevat” bölümünde gerçekten de bazı fotoğraflara ihtiyaç var. Hiç bilmeyen anne adayı olsaydım okuduklarımın resmini görmek isterdim.

2- kişisel önerim: çocukları sallamayın. sallamadan uyumaya alıştırın. uyku rutinini erkenden, ilk aylardan kurun ve sürdürün.

3- yine uyku bölümüne itirazım: sessiz ortama da alıştırmayın. kapı da çalar telefon da çalar. normal ev sesi içinde çocuklar gayet güzel uyuyabilirler. Kendi hayatınızı kısıtlayıp gerginleştirmeyin, parmak ucunda yürümeyin kendi evinizde. kızım davul zurna çalınırken mışıl mışıl uyudu arkadaşım.

4- hastane seçimi: eve en yakın hastane en iyi hastanedir. keza eve en yakın okul da en iyi okuldur.

5- ilaç içirme bölümünü komple atınız. o iş öyle olmaz. tadı gerçekten fena olan bir adet antibiyotik dışında bütün şurupları telaşe yapmadan, gaaayet cool bir şekilde muhallebi yedirir gibi içirmelisiniz. siz panikler “ay içti ay tükürdü, ay yuttu vay yutmadı” diye zıngırdarsanız çocuk da “lan telaşa mahal var demek” diye azar. En iyi tiyatrocu kimse o geçsin şişenin başına, tek hamlede ve soğukkanlılıkla normal normal içirsin şurubu ve öyle devam edin. Profesyonel görüşüm:

a) şuruplarınızı buzdolabında tutun. Serinken tadı pek hissedilmez.

b) Aç karnına verin şurubu, kusarsa zaten hasta hasta yedirdiklerinizi de çıkarmasın yazık günah.

c) tadı kötü olandan iyiye doğru verin son verdiğiniz en tatlı olanı olsun. genellikle ağrı kesici ya da vitamin olabilir. bir parça pekmez bile olur son kaşık. böylece neye uğradğını şaşırsın.

6- doğal gıda kısmına hiç girmeyelim. eline ne verirsen onunla devam ediyor. Öyle “ilerde nasıl olsa kontrol edemeyeiz” yok. evde kola içmeyiz içirmeyiz. 12 yaşında kızımız ve kendi başına kaldığında da arkadaşları ne kadar içerse içsin kola tercih etmez. Ayran içer, su içer, pek pek ice tea içer.

7- Kitabın altın cümlesi sayfa 102’de yatıyor. aslansın oyuncu anne.

8- Deterjanları gizlemek yetmez. Aklı erer ermez, ambalaj etiketlerini belletmelisiniz. Kimyasal ürünlerin üzerinde uyarı işaretleri gayet barizdir ve okumak gerekmez. Dev bir X işareti, Alev sembolü vb uyarılara her seferinde dikkatini çekin. Deodorant ve şampuanlarda bile işaretler vardır ama biz körleştik göre göre. gösterin ve belletin. tabii ki el altından kaldırın kolay ulaşılabilir kaza unsuru yaratmayın kendi elinizle de.. yine de sizin evde olmaz başkasında görür. cahillik başa bela. öğretin korusun kendini.

onun dışında yeni annelere ve anne adaylarına eski bir yazıyla selam ederim. Bebek Çeyizi

İkinci kitabı da okurum yakında :)) iyi ki varsın oyuncu anne! Allah seni ve eşini çocuklarının başından eksik etmesin. Eline koluna derman versin yazmaya devam et.

Yorum bırakın

Filed under aile, çocuk, kültür, kitaplar, severim paylasirim

Hediye Zamanı! Reddit Gifts 2015

Geçen sene olduğu gibi bu sene de, Reddit’in hediyeleşme etkinliğine katıldım.

İki çeşidi var, birinde kartlaşıyorsunuz birinde hediyeleşiyorsunuz.

İkisine de yazdırdım adımı.

Hediyem bir adet Türk Peştemali, nazar boncuğu ve kendi yaptığım zeytinyağlı saf sabunlarımdan bir set olarak İngiltere’ye gitti. PTT kargo ile 15 lira tuttu. Atla deve değil yani.

Kartım ise yanında mini sabunlarla ABD’ye gitti.

Bugün bana yollanan kart elime ulaştı. Teee Seattle’den cici Snoopy’li pulları olan çok şirin bir tebrik kartı. Ve yollayan arkadaş geçen sene tatilde İstanbul’daymış :))

20151211_092953

Hediyem ise bildirildiğine göre, yolda. Bekliyorum!

Çok iyi ya… <3 <3 <3

veee son dakika (18/12/2015) hediyem de geldi. “Bir kafein bağımlısından diğerine” notu eşliğinde!

20151218_095502

Mini İstatistik.

Kart Çekilişine 80 ülkeden 4500 kişi katıldı. Hediyeleşmeye ise 154 ülkeden 120600 kişi. :))

 

 

Yorum bırakın

Filed under alışveriş işleri, internet, kültür, severim paylasirim