İlk Lila Kutu deneyimim. Burada.

Taa ne zamandır Lila Kutu nedir merak ediyordum. Geçen ay üye oldum. Ağustos kutusu geldi iki hafta önce..

Lila kutu kargo dahil 19 liraya adresinize teslim edilen güzel bir kutu. İçinde de seçme numuneler var, bazen tam boy ürün de çıkabiliyor.

Deniyorsunuz,beğenirseniz siteden satın alabiliyorsunuz. Eh, makul..

Benimkinden çıkanlar ve yorumlar:

Tung dil fırçası ve Dil macunu: ilginç bir şey ama bir süredir bunu da alasım vardı, kutudan çıkınca mutlu oldum. Güzel ve faydali bir icattır bence..

Golden Lady pudra: lekeli mekeli, pazar malı kılıklı bir şeydi, sekonder ambalajı olsa bir derece, doğrudan açık gelince, güvenemedim, yok ettim.

Rebul Kolonya: Rebul. Türkiye’nin en eski en meşhur eczanelerinden biri. Rahmetli dedemin kolonya markası; Lavanta kolonyası özellikle süperdi, insanın burnunu gıcıklayacak kadar keskindi.. Nur içinde yatsın…

Neyse bu türünü minicik şişede geçenlerde Marks’tan almıştım AÇEV yararına satıyorlardı. Mandalina, Lime (-laym okunur- misket limonu derlerse olmaz yani) ve bi çeşit daha vardı, şimdi kalkıp bakmaya üşendim.. Neyse, ondan bir tane geldi kutuda. 15 ml filan.. Her halükarda kefilim, Mandalin de, Lime da, üçüncüsü de enfes.

PCO maske. İçeriğinde koyun plasenta özü filan var.. Mis gibi pudra kokuyor ve gerçekten de seans sonrası insan “def gibi” olmasa da cildinde sağlam bir sıkışma, bir gerilme hissediyor. Göz çevresi için olanından almak lazım sanırım. :) Keşke piyasada parabensiz ürünler olsa sadece. Evet bunda da paraben var insan sinir oluyor..

Rareblossom Zeytin Yapraklı gündüz kremi. 5 ml. hakikaten zeytin ağacı gibi kokuyor. Benim için birazıcık fazla yağlı. denemiş oldum.

Petal Fresh biberiyeli şampuan ve saç kremi. Accaip güzel biberiye kokuyor ve en az yarım gün kalıcı olduğunu söyleyebilirim. Benim için bir lokmacık şampuan ve tükürük kadar krem çoook yetersiz bir numuneydi, ama idare ettik işte. Neticede, bi ton etken madde yazılı içeriğinde. Biyerlerden saf biberiye yağı edinip şampuanıma damlatsam da olur yani.

Aviva Rose Angels duş jeli. Güzel ve çok hafif bir gül kokusu var. Pek gül kokusu seven biri değilimdir, bir arkadaşa verdim, GÜLe oynaya kullanıyor.. (ürün isimleri Türkçe olsun. En azından shower gel değil duş jeli yazın yaa)

Clarins body lift. selülit şeysi. “sırf  sürmeyle naapacak” diye düşünürdüm ama birşeyler hissettim ilk kullanımda. şimdi  havalar az serinlesin düzenli kullanacağım bundan. bakalım sonu nereye varacak??

La Naturel Deodorant mendil.. Bunu da merak etmekteydim. Aluminyum için çok ağır konuşuyorlar, ne kanserojenliği kaldı ne de alzheimer yapıcısı olduğu. E Aluminyumsuz da olmuyor bu deodorantlar… Bu ürün bu ihtiyaca yönelik bir icat. Aslinda bin yıllık Şap. ama güzel fikir, inovasyon işte. bu konuda da olumlu yorum yazıyorum şuraya.

Eveet, kutu güzel bir deneyim. Tek başına dil fırçası 15 lira olunca, ortalamada fiyatının karşılığını aldığımı düşünüyorum, sırf sürpriz faktörü bile değer. uzun zamandır kimse bana sürpriz yapmadı aslında,  iyi geliyor.

Devam edeceğim Lila kutuya..hatta bazı bir şeyler de alacağım sanırım :))

 

 

LilaKutu Eylül yazısı da burada..

4 Yorum

Filed under alışveriş işleri, araştırdım, kozmetik, severim paylasirim

66 aylıkların cebren ilkokula kaydedilmesi hakkında

bu bana iki şeyi hatırlatıyor…

1- Hz.Musa hikayesi… Bir şekilde büyüklerimiz bir duyum aldılar, herhalde  “Ocak 2007 ve sonrasında doğan bir çocuk ileride çok acaip olacak” filan gibi bir fal baktı birisi.. Kehanet gerçekleşmesin diye, o dönemde doğan herkesi öldürecek değiller ya, bunları okula tepelim, eğitmeye filan gerek yok, kaykayla gezer gibi sınıf geçsinler, ne ödev ne proje ne de sınıfta kalma yok.. delme takma bir diploma verir sepetleriz dediler sanıyorum

2- Belki de bir tür Fareli Köyün Kavalcısı masalındayız. Bir gün birisi kendisine verilen söz tutulmadığı için “ben de sizin bir sonraki neslinizi çar çur edeyim de görün” dedi ve yallah sürüdü götürdü çocukları…

Ailenizin komplo teorisyeni huzurla sunar..

4 Yorum

Filed under çocuk, ben yazdım, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

Bu 66 aylıklar meselesi var ya…

beni deli ediyor.
66 aylık dediğin, 5,5 yaşında demektir. anaokuluna verirsin.
ilköğretime hazirlanır.
6,5 yaşında da başlar.
Bu sene gayet normal olarak, anasınıfına verecektim oğlumu ama okula başlamak zorunda şimdi. üç senedir anaokuluna gitmiş, bu sene başlaması normal olan 6 hatta 7 yaşındakilerle aynı sınıfta olacak.
elifi mertekten ayıramıyor bu herif, yanına Emre gibi bir velet oturacak, anasınıfını aşmış, konuşma sorunu ne demek, ingilizce bile öğrenmiş yuvada, hatta şiir yazmış annesine, yıl sonu gösterisinde okumuş sahnede..
açık öğretim terkle Harvard mezunu yan yana gibi düşünün…
tamam, oğlum zeki, çevik ve yakışıklı.
Ama çok kötü bir eşitsizliğe kurban gidecek..
7 yaşındaki Emre piçinin tuzu kuru anası da sokranacak.. “ay benim oğlum bunlarla aynı sınıfta, bunlar çok geri, öğretmen bunlara çok zaman ayırıyor, ay benim oğlum sıkılacak şimdi, ay benim oğlumun bir senesi boşa gitçek”
O Emir gibiler yüzünden, zorla okula alınmış benim oğlum bir damla yaş döksün ben o karıyı çok kötü dövecem. şimdiden söyleyeyim..

12 Yorum

Filed under çocuk, ben yazdım, ilkogretim, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

Sigarayı Bırakamam… Sigarayı Seviyorum…

Doktor kafasını önündeki tahlil sonuçlarından kaldırıp, sana ” kötü bir haberim var” dese…
“üç aylık ömrünüz kalmış, ileri evre kansersiniz… tipik olarak sigara içenlerde ya da tütün dumanına maruz kalanlarda rastlanan bir kanser bu.
malesef, üç ayınız var. O da en iyi ihtimalle. Fırsatınız varken sevdiklerinizle vedalaşın, son olarak seyretmek istediğiniz film filan varsa seyredin, zamanınızı güzel değerlendirin, moralinizi bozmayın..” dese…
minicik, öpmelere doyamadığın çocuğunun babasız, boynu bükük büyüyeceği, belki de bir başkasına “baba” diyeceği dank edecek kafana..
Camide, musalla taşının üzerindeyken, annenin tabutuna örtülen duvağa kapanıp “yavruuum” diye ağlayacağını anlayacaksın..

yaşamaya doymadan mezarlığın birinde bir tümseğin altına atıp gidecekler seni.
çar çur olmuş hayatından geriye bir şey kalmadığını, almak istediklerini, daha yapmak istediklerini, evini, işini, doğmamış çocuklarını, olmayan geleceğini, bütün hayallerini, bütün sevdiklerini, saf saf zamanın varmış gibi yaptığın planlarını düşüneceksin birer birer.

kaçınılmazı önce inkar edeceksin, bir yanlışlık var sanacaksın.  “falanca da doksanbeş yaşına kadar sigara içti, öksürmedi bile, turp gibiydi” , “filancaya da kötü hastalık demiş doktorlar, ceviz yedi hergün, birşeyciği kalmadı” diyenlere umut bağlayacaksın, “yok canım, bana bir şey olmaz” diyeceksin..

sonra, öfkeleneceksin.. daha yaşın ne başın ne, bir dolu ihtiyar varken, sapıklar, katiller onca kötü insan dururken senin kadar iyi birine denk gelmez ki bu hastalık? haksızlık bu. sen çok iyi bir insansın, olmaz ki..

pazarlık edeceksin..”Lütfen iyileşeyim Allah’ım.. söz her gün oruç tutacağım, fakirleri doyuracağım, beş vakit namaz kılacağım, annemi üzmeyeceğim, çocuğuma çok iyi örnek olacağım…”

giderek kötüleşecek, giderek daha da dayanılmaz ağrılara katlanamaz olacak, üç ayı bile bulmadan o pis kokulu, loş hastane odalarından birinde, sondalarla, serumlarla, sürünerek günlerce can cekişecek ve son nefesini gencecik yaşında vereceksin.
herkes üzülecek evet, ama herkes, “o kadar da -içme şu zıkkımı- dediydik” diyecek.

sanma ki varlığın, hayattakiler için önemli, emin ol çok değil, bir sene sonra tamamen unutulacaksın. hiç kimse seni hatırlamayacak. yok olacaksın…
bir kez daha gün doğumunu göremeyeceğini anlayacaksın son gecende.. çok ağlayacaksın, çok pişman olacaksın, her şey silinecek gözünden. “bir şansım daha olsa, beş yıl, on yıl önce bırakırdım sigarayı” diye tövbeler yeminler edeceksin.

işte tam o an, duaların kabul olacak; on yıl önceye dönecek, bu yazıyı okuduğun saniyeye uyanacaksın birden bire. Şöyle bir irkilecek, “hayırdır inşallah, rüya mıydı?” diyeceksin.

*-*-*

Rüya değil.

Sigarayı bırak, bu saniye bırak.

On yıl sonraki sen, sana yalvarıyor, duyuyor musun????

A

B

C

5 Yorum

Filed under ben yazdım, saglik

ben senin kadarken… -pirinç/pilav-

pirinci cuvalla alırdık eve. pilavdı, dolmaydı, sarmaydı, (yaprak dolması olmaz, onun adı sarmadır. dolma doldurulur,sarma sarılır), sütlaçtı derken  deli gibi pirinç tüketirdik o zamanlar. doğru şekilde saklamazsan bir süre sonra nemlenir ve küflenirdi, o zaman atman gerekirdi hepsini. Ya da kurtlanırdı, o zaman da gölge bir yere, bir odaya çarşaf serer, üzerine pirinci yayardın. O pirincin ne biçim nişastası olurdu… Elli kere süzgeçte yıkardın da suyunun beyazı anca durulurdu.. İyi yıkamazsan pirinç nişastası pişerken muhallebileşir, pilavı lapa yapar..  hatta hatta, pirinç, soğuk suyla yıkanır, nişasta soğuk suda çözünür çünkü..Pilav tane tane olmalı..

“Bulgur pilavı pişir yut,pirinç pilavı pişir unut” der bizimkiler. yani bulgur pilavını pişer pişmez yiyebilirsin. ama pirinç pilavı demlenmelidir. Kapağını açarsın, temiz tülbent hatta gazete serer, kapağı kaparsın. Soğurken yoğuşan nemin pilava geri dönerek lapalaştırmasına engel olmak lazım. lapası da dirisi de çekilmez pilavın.. iki şekilde pişer pilav. ya suyu kaynatır pirinci içine salarsın, ya da pirinci kavurur, suyu sonra verirsin..

En iyi pilav tarifim şudur:

kişi başı bir kahve fincanı pirinci pirinç süzgecine ısla. tereyağını pilav tencerene koy, orta ateşte erisin. Pirincin beyaz suyu bitene kadar yıka, süz, erimiş ve rengi dönmeye başlamış tereyağına at. biraz kavrulsun pirinçler ve tereyağı aroması içlerine işlesin. Bire bir buçuk oranında ılık suyu ekle, bir miktar tuz at, bir kez karıştır, kapağını kapa, altını kıs.

pirinç bütün suyu çekince, kapağı aç, bir kere daha karıştır, altını kapat, demlenmeye bırak..

O zamanlar; pirincin kabuğu hatta acaip miktarda da taşı olurdu. pirinç AYIKLANIRDI. acaip can sıkıcı ama cok gerekli bir şeydi, çünkü pilavdan taş çıkması kadar kötü bir deneyim olamazdı..

özellikle metal tepside ayıklarsın pirinci, taşlar çıt çıt ses çıkarır, hem kulağını hem gözünü kullanman gerekir. babaannem rahmetli, geldiğinde anneme “ayıklanacak pirincin, dikilecek el bezin var mı kızım?” derdi. bu ikisi bayağı zaman alan çok da gerekli işlerdir. gözlüğünü gözüne takar, tepsiyi önüne çeker, boynu ağrıyana kadar ki-lo-larca pirinci ayıklardı. O zamanlar el bezi evde dikildiğinden, ya da  şöyle söyleyeyim, hazırı satılmadığından;  diyelim eski havlulardan yer bezi, eski çarşaflardan cam bezi ve eski fanilalardan da kurulama bezi dikilmesi gerekliydi.

Öyle kesip kullanma olmaz, kadın dediğin kadını el bezinden anlarsın. Kenarları tirfillenmemiş olacak bir defa bezlerinin… Eski bezini dikdörtgen keser, tersini ortadan ikiye katlarsın. üç tarafını bastırırsın. yani kenarları üst üste koyar makine dikişiyle dikersin.

(makine dikişi nedir? iğneyi biraz geriye batip, biraz ileriden çıkmak. çok sağlam dikiştir.)

Son bir santime gelince, diktiğin bezi ters yüz edersin. O köşeden içini dışına çekersin. Dikilmemiş kısmı biraz içe katlar üstten bir tur dört tarafını bir daha dikersin, yıkarken ağzı yüzü yamulmaz, tertipli olur. Sağlama alacaksan, şöyle çaprazlamasına bir kez de önden dikiş atarsın.

Eski naylon çorapların ayak kısımlarını keser, halıları kaldıracağın zaman yuvarladığın halının (ki yuvarlamanın da tekniği vardır, önce otuz santim filan katlarsın bir kenarı, sonra katlı uçtan sımsıkı kıvırmaya başlarsın. sona gelince sonu da içe kıvırır, bitirirsin…)  her bir başına birer çorabı bel kısmından geçirir, bacak kısımlarını bale pabucu bağlar gibi çapraz çapraz dolar, bittiği yerde düğümlersin. halı dolabına kaldırırsın. halı dolabı/yüklüğü, koridorun tavanında olur.

Kenar bastırmanın bir başka yolu da, iki kenarı 5 mm kadar içe katlar, üst üste getirir, birbirine dikersin. çok temiz bir dikişle dikersin hem de..

10 Yorum

Filed under ben yazdım, ev işi, insan olmak, kültür, severim paylasirim

Nohutulu büftek

Başlık size birsey ifade etmez, boşverin. Bir aile sırrı. :))

Ben, Antepliyim. Allah nohutu anteplilere ” ye yâ kulum!” diyerek verdiğinden, Antepte salçalı olsun, yoğurtlu olsun bütün et yemeklerine illa ki haşlanmış nohut da konur. Protein had safhada.

Herkesçe bilinen klasik nohut yemeği bir yana, yekten nohut dürümü yapılır mesela…

Taze çiğ nohut da yeriz. ooo çok güzedir ben çok severim.

Ayıca, özellikle et suyuna/tavuk suyuna pilavda nohut, çok süperdir. O bakımdan, buzlukta her zaman haşlanmış nohut bulundurmakda fayda vardııır.

Nohut geceden sıcak suya ıslanır. Sabah süzülür bir daha yıkanır, düdüklüye atılır ve pişirilir. Tupperware kaplarınız varsa, iki saatte de nohut ıslayabilirsiniz. Bütün gece beklemenize gerek yok.

Ya da gider hazır haşlanmış nohut konservesi alır süzersiniz. O kadar.

 

image

Süzülmüş nohut doğrudan yenmez. Kabukları ayıklanır. Baş parmak eklemi ile işaret parmağı arasına alır ve yuvarlarsınız, soyulur.. (fotoğrafı yan döndüremedim malesef :()

image

Zaten bu ince kabuğu gaz yapar derler.. soyması biraz zamanınızı yese de, yaptığınız yemeğin kat kat güzel gözükmesini ve tadını etkiler. (yemeği yaparken biraaaazcık çörekotu ya da kimyon atabilirsiniz, nohut gaz yapmaz o zaman)

image

Nohut soyulduktan sonra bir yemeklik porsiyonlar halinde buzdolabı poşetine alınır, düğümlenir, buzluğa atılır.

afiyet olur.

 

 

 

 

4 Yorum

Filed under iştahlı işler, severim paylasirim

Serin Su Formulumu Acikliyorum

Aziz mubarek gun, yazilacak sey degil amma, sirasi geldi.
En ideal icilecek su, serin su’dur. Suyun ideal içme ısısı mı olur demeyin, her şeyin tam mükemmel olduğu bir nokta vardır ve tecrübeyle o noktaya ulaşır, en basit şeylerde mükemmelliği yaşayabilirsiniz.

Değil mi? Bkz. Şibumi.

 

Ben suyu ılık sevmem, buzdolabından çıkan ve 32 dişe keman çaldıran soğuklukta suyu da sevmem. Aşılamanın da tam doğru ısıda olmasını sağlamak zor. Serin su içmek için gayet sağlıklı bir şeydir. Boğazınızı filan şişirmez, o efsane.. Zaten her tür bakteri ılık ortamda ürer..

Her neyse..
Bu deneyim icin, tupperware tiptop surahi ve tupperware antartika 400 ml’lik kaplari kullaniyorum.

Sürahi 2 lt sanırım.. işte şu:

image

Tupperware ile hiç tanışmadıysanız ilk almanız gereken üründür kendisi. Hafif, tam kapanan, kusursuz ergonomi ile suyu döküp saçmadan, damlatmadan bardağınıza koyabileceğiniz, 3 yaşındaki bir çocuğun ya da yaşlı bir insanın kolaylıkla kullanabileceği bir sürahidir.

image

Bu bir Antartika. Buzluk ve derin dondurucu için üretilmiş, yuvarlak kenarları sayesinde içindeki donmuş ürünü şıp diye çıkartabileceğiniz, esnek yapılı bir ürün.

Kapağını kapatıp, havasını aldınız mı, içinde dondurduğunuz şey tamamdır.

Buz yapmak için bu kaba 3/4 oranında su dolduruyorum. Bildiğiniz gibi, su dondukça genleşir, kabı ağzına kadar dolduramazsınız, donunca patlar. ( bu bilgi de McGyver’den… guzel diziydi cok severdim)

image

image

Kapaklı olduğu için buzum buzluk gibi, buzluktakiler gibi kokmuyor, içine koku sinmiyor.

Surahiye bir tane antartika buzu, üzerine su.

5 dakika.

Serin su.

Ölmüşlerimizin canına değsin..

 

6 Yorum

Filed under ev işi, iştahlı işler, severim paylasirim

Laik? Herşeye lâyık

Bilmeyen varsa, ya da kimin umurundaysa…

Ben Atatürk’çü laik düşüncede biriyim.

“ülkenin yüzde şu kadarı müslümandır” diyenler hesabı nerden nasıl yapıyorlar bilmiyorum çünkü gerçek rakamı da oranı da yüzdesini de sadece Allah bilir.

Ben laik ülkede değil de müslüman ülkede yaşasam, ne arabam, ne internetim olur. Ne şunu giyerim ne buraya gidebilirim… İnsan muamelesi göremem. İstediğimi okuyamam. İstediğimi izleyemem, istediğimle iletişim kuramam…

istediğimle evlenemem, istediğimle evli kalamam… evimin tek kadını olamam. gözümüm önünde bir başka kadının koyununa girecek bir adama havlu tutmam gerekir, ki ölsem istemem…

Hiç bir şeye ne söz hakkım, ne isteme hakkım olabilir. param bile olamaz ki..

İslamda kadın erkek haklarda eşit değildir. Efendim kadın zayıfmış da, eşit olamazmış da, duygusalmış, nazikmiş, cins-i latifmiş.

Yük varsa kuşuz yani… Ama uçmaya gelince deveyiz mazallah. Kadınlara iki vakit namaz, onbeş gün oruç diye bir farz indirimi yok.

Şeriatı biliyorum. Şeriat istemiyorum.

kesin bildiğim bir şey var, ülkenin yüzde ellisi kadın.

yani, en az 35 milyon insan, canla başla kazanılmış haklarından feragat ederse, o ülke olmaz olsun zaten.

*-*-*-

Sırf belli bir şekilde giyiniyor, vb vb yapıyor diye, insanların kendilerini inanılmaz bir gurura kaptırmalarına inanamıyorum. Cevresindekilerden daha üstün, daha cennetlik daha bi bambaşka olduklarına can-ı gönülden inanıyorlar..

Görülmedik bir kibir içindeler ve bunun farkında değiller.

:)

Allah’çılık oynuyorlar, kendilerinden başkalarına ait günah ve sevapların ölçüsünü biliyorlar, hesap defterini tutuyorlar.

Şeytan’ın gerçekten de ilginç yolları var. . .

Bir bölüğü de kendi başlarına kötü bir şey gelirse ya da benim başıma iyi bir şey gelirse; “ama ama ben islamın şartlarına daha çok daha daha çok uyuyordum, nasıl olur, neden ben/ben değil?” şekline giriyorlar ya….

 

bir boş vaktiniz olursa, 1999 yapımı “Joan of Arc” filmini izleyin. (bizdeki adı Jan Dark’tır) o filmin sonu bakalim size ne diyecek?

*-*-*-*-

Allah’ın facebook’ta hesabı olmadığını,
Cicili bicili fotoğraflara yazılmış süslü püslü laflarla kandil kutlanmayacağını,
Kendi odanızın duvarına yazı yazmakla facebook duvarına yazmanın arasında bir fark olmadığını,
Kandilini tebrik etmek istediğiniz insana bir zahmet telefon etmeniz gerektiğini,
Dostlar alışverişte görsün diye buralara yazı yazana kadar, normal insanlar gibi sevap edinebileceğiniz iki rekat namaz filan gibi faaliyetlere girmenin doğru olduğunu,
“hayırsız kandiller” olamayacağına gore “hayırlı kandiller olsun” dileğinin manasızlığını,
hele ki, “bin aydan hayırlı” Kadir Gecesi’ni içeren ramazan ayının “hayırsız”ı imkansız olduğundan, “hayirli ramazanlar”in boşluğunu

biliyor muydunuz?

6 Yorum

Filed under ben yazdım

Çocuğunuz lösemi hastası mı? Nereden biliyorsunuz olmayacağını??

şu an, bir çocuğu lösemiden kurtarmaya çalışıyoruz. 2 yaşında minik bir kız.

5 ml, yani bir tatlı kaşığı kan vereceksiniz, ilik bankasına kaydınız yapılacak. Bakarsınız Defnoş’a sizin iliğiniz uygundur, ona can bağışlayacaksınız. Hem de canınız hiç yanmadan..

Belki de beklemekte olan, binbir başka çocuktan birine gülecek şans…

Günün birinde, sizin çocuğunuza da lazım olursa, ilik bankası verileri emrinizde olacak…

Çapa’ya uğrayın, ilik bankasına şu kadarcık kan verin. Ve bunu ertelemeyin. Mübarek ay hürmetine, en güzel sevaba girin.

 

bana ulaşan mail şu şekilde:

kemik iliği arıyoruz..​.

Sevgili İpek,

Bir anneden bir anneye, hastanede yavrusunun başında çaresizce bekleyen başka bir annenin dualarına yardımcı olmak için sana yazmak istedim.

Bir şansın olur da, benim gibi seni takip eden diğer annelere duyurabilirsen, belkiyardım etme şansımız olur. Bugün itibariyle ilik aramaya başladık.

Yardımın için sonsuz teşekkürler şimdiden.

 

Aylin

 

 

 

 

 

——————————

Sevgili Arkadaşlar,

 

Lösemi hastalığı ile 1 yıldan fazladır mücadele eden 2 yaşındaki küçük Defne’miz için kemik iliği arıyoruz.

 

Ekte Defne’nin babası Metin Abimizin hazırladığı dosyaları incelemenizi ve destekleriniz için belirttiği iletişim adreslerinden kendisine ulaşmanızı rica ederim. Ayrıca mümkünse adres defterinizdeki insanlarla bu e-maili paylaşmanızı…

 

Önemli: Metin Abi çoğu zaman hastanede olduğu için kendisine ulaşamadığınız durumlarda aşağıdaki numarayı aramanızı rica ederim.

 

Murat Özcan: 0506 831 97 57

 

Teşekkürler,

 

mehtap.mutlu@dunya.com

 

şimdilik bana ekle gönderilen pdf dosyalarını yükleyemedim ama en kısa sürede onları da yükleyeceğim.

Murat Bey’i arayabilir, Mehtap hanım’a mail atabilirsiniz.

Detaylar için facebook hesabı da var..

İleride kendinizle gurur duyacaksınız. Bir çocuğun kahramanı olun.

:)

Bütün teşekkürler az gelir.

Ama teşekkür ederim

 

16 Yorum

Filed under çocuk, saglik

Pet sise kapak kollektorleri

image

Bu iş bayagi ciddilesti. Sokaklarda bu kapak toplama seysilerine rastgeliyorum. kim bu zahmete giriyor, birikenleri kim ne aralik topluyor da bir ise yaratiyor? Nedir bu kapak meraki???

6 Yorum

Filed under araştırdım, çevre