AKÇE AKIL ÖĞRETİR, DON YÜRÜYÜŞ BELLETİR

Özetle, parası olan konuşur, lafını dinletir; güzel kıyafeti olanın yürüyüşü değişir…

Kokoş değilim, olmadım, olamadım. Birgün takma tırnak maceramı anlatayım da gülün.

Giyinmeyi, giyimime özenmeyi beceremiyorum. Daha doğrusu buna aldırmıyorum sanırım. Renk uyumu olmuyor bir türlü…

Önce çorap giyiyorum. Ayakkabı giyeceksem iyi, ince pantolon coraplarımı 5’li paketlerde alıyorum, işime geliyor. Teki kaçınca bir sonraki tekle devam ediyorum, bir de renk sorunu olmuyor. Ten rengi, her kıyafete uyuyor.

Adidas giyeceksem yandık. Çekmeceden güzel bir şoset (SOKET değil) çorap seçip giyiyorum. Güzellik göreceli tabii.. Çekmece gayet desenli, renkli, cafcaflı çoraplarla dolu. Kızımın ayakları da bu sene bayagi büyüdü, bazen temiz çorapları bükerken hangisi kimin çorabıydı bilemediğimiz oluyor… Şöyle hanım hatun çorabım yok ki.. Alayı çocuk çorabı gibi..

Her ne ise, bir tanesine karar veriyorum, ayağıma giyiyorum. Sonra kot giyiliyor..

Sonra gardroptan bir t-shirt seçme anı geliyor. Genellikle en üsttekini uygun görüyorum. Haldırs şeklinde giyindiğim için de, asla çoraplarımın rengi, tişörtüme uymuyor :(((

Zamanında daha özenirdim üstüme başıma, çok janti kılık kıyafetim, şımşık ayakkabılarım vardı.. Ayakkabı Çanta takım alırdım be, ne diyorsunuz siz…

Ful makyaj yapar, fondöten bile sürünürdüm. Iyyh, şimdi düşündükçe ürperti geliyor..

Bıktım mı bilmem. Bu aralar,  bir süredir, böyle geziniyorum.

Makyajdan ziyade bakımlı olmanın daha önemli olduğunu öğrendim sanırım. Gerekirse yine giyiniyorum, süsleniyorum, bugün yaptığım göz makyajına şakır şakır düşer bayılır herkes, o kadar da ustası oldum artık.. Takıydı tokaydı, en ince en seçkin ürünler yine bende..

Ama normal şartlar altında, yok. Sadesi en tatlı geleni…

Oysa ki bacım, tonsürton giyinir, iki taşın arasında kıyafetine uygun oje sürer, fönsüz gezmez, aynalar çatlatan bir hatundur.. Olmaz bu kadar farklılık.

Annem bozuk attı geçenlerde, (ki kendisi paristen giyinen anneannemin, plaja inerken ayrı küpe takan kızı olup, son kerte alımlı bir kadındır,) “kızına oğluna nasıl bir rol modeli oluyorsun farkında mısın?” diyerek..

” e bana kim rol model oldu  da ben  boyle oldum ki?” dedim.

bir süre susuştuk.. bilmiyoruz.

durum böyleyken böyle yani…

 

 

 

Not:

 

Kaşı bıyığı, dip boyası gelmiş; en son sekiz ay önce düğüne giderken makas değmiş saçının kırıktan görünür bir modeli kalmamış; ojeleri geçen hafta sürülmüş de artık tükenmiş; ayak parmakları nasır, topukları çatlak içinde kalmış; dişlerinin kefi on metreden gözüken; “nasılsa ev hali” diyerek askısı sünmüş yirmi yıllık sütyen, lekeli t-shirt ve  eski bir eşofmanla gezen kadınlara ifrit oluyorum. bunu da yazmasam çatlardım.

6 Yorum

Filed under bakımlı hatun, insan olmak, severim paylasirim

Helal Gıda Sertifikasyonu? Ne lüzum? No lüzum..

Elhamdülillah Müslümanım, en başa yazayım, gereksiz itişmelere girmeyelim…

Alim filan değilim, bildiğim az miktar şey var, onun da yarısı yanlıştır belki. (tevazu )

Kuran’da Haram (kesinlikle uzak durulacak) olarak geçen 5-6 şey var desek,: Fal, Domuz eti, Alkol, Kumar, Faiz, Şirk (put) olarak sayabilirim.

Buradan bakınca, detaya girmeyelim, “boğazımıza kadar günaha battık” diyorlar ya, muhtemelen doğru. Allah cümle günahlarımızı affetsin.

Konu: Şu aralar milletin ayılıp bayıldığı Helal Sertifikası. Yahudiler de bizim gibi, her şeyi yemiyorlar, koşer (temiz) olduğuna dair damga olmasini gerekli görüyorlar. Etler bir haham gözetiminde kesilmeli mesela…bizimkiler de onlara mi imrendi bilmem.

Milletimiz EŞİT DERECEDE HARAM OLAN faize, kumara, alkole hiç aldırmaz ama domuza karşı hassastır. Bunu bilen gıda şirketleri de,ben kendimi bildim bileli paketli herşeyin üzerine “mamüllerimizde domuz yağı ve katkıları bulunmaz” yazarlar.

Şimdi de “helal gıda” “helal kesim” “helal üretim” işleri çıktı. Sorularım ne zamandır birikti kaldı, aha yazıyorum şuraya:

  • Helal peynir nasıldır? sağarken “besmele” mi çekilmiştir? makineler sağıyor zaten.. Ben yerken besmele çeksem o yeterince helal olmaz mı bana?
  • sertifikayı her bir ürün için tek tek alması gerekmez mi firmanın? her birim ürün için yani. mantık onu gerektiriyor. belki şu bisküvi üretilirken sertifika  alındı, e ondan sonrakiler haramsa? ne bilelim biz?
  • En önemlisi de: fenilketonürili insanlar için suni tatlandırıcı konulmuş ürünlerde uyarı yazısı olur;  vejeteryan ve vegan insanlar için uygunsuz içerik varsa, ambalajda yazılır; fıstık allerjisi ne bileyim gluten intolerant olanlar için yine ambalaja not düşülür, “fıstık/gluten içeren ürünlerle aynı hatta üretilmiştir” diye. Kimin zoru varsa o uyarılır. Normali bu..
  • Bu durumda, teeek tek her şeye helal sertifikası verileceğine, direkt “haram belgesi” verilmelidir. Net olarak yazsın pakete, sen sağ ben selamet. Öylesi böylesi yok, karışmaz. İsteyen alır istemeyen almaz.

Bunu öneriyorum.

Helal sertifikasına aldırmıyorum, bunun küçük, gizli bir tür bölücülük olduğu konusunda komplo teorim var. Domuz değilse, helaldir. OK.

Sertifikayı icat edenin yeterliliğini sertifikalandıracak kurumların akreditasyonuna girmeyelim. Bundan cebe atacakları zilyon lirayı hiiiç hesaba katmıyorum.

En fenası, diyelim A deterjanı helal sertifikası aldı diyelim, ne biçim reklamı olacak bu biiir, rakip tüm deterjanlar sertifikasız olduğundan aristo mantığı gereği haram pozisyonuna düşecekler bu da ikiii.

Durduk yere malları da tüketicileri de yaftalamanın ne alemi var? Sepetinde B deterjanı varsa bi ton insan piiis pis bakacak suratına.

Gereksiz çıkışlar yapmayalım, böyle bir şeye hiç ihtiyacımız yok.

13 Yorum

Filed under alışveriş işleri, ben yazdım, güvenli hayat, iştahlı işler, saçmasapanlıklar, soruyorum

İlk Lila Kutu deneyimim. Burada.

Taa ne zamandır Lila Kutu nedir merak ediyordum. Geçen ay üye oldum. Ağustos kutusu geldi iki hafta önce..

Lila kutu kargo dahil 19 liraya adresinize teslim edilen güzel bir kutu. İçinde de seçme numuneler var, bazen tam boy ürün de çıkabiliyor.

Deniyorsunuz,beğenirseniz siteden satın alabiliyorsunuz. Eh, makul..

Benimkinden çıkanlar ve yorumlar:

Tung dil fırçası ve Dil macunu: ilginç bir şey ama bir süredir bunu da alasım vardı, kutudan çıkınca mutlu oldum. Güzel ve faydali bir icattır bence..

Golden Lady pudra: lekeli mekeli, pazar malı kılıklı bir şeydi, sekonder ambalajı olsa bir derece, doğrudan açık gelince, güvenemedim, yok ettim.

Rebul Kolonya: Rebul. Türkiye’nin en eski en meşhur eczanelerinden biri. Rahmetli dedemin kolonya markası; Lavanta kolonyası özellikle süperdi, insanın burnunu gıcıklayacak kadar keskindi.. Nur içinde yatsın…

Neyse bu türünü minicik şişede geçenlerde Marks’tan almıştım AÇEV yararına satıyorlardı. Mandalina, Lime (-laym okunur- misket limonu derlerse olmaz yani) ve bi çeşit daha vardı, şimdi kalkıp bakmaya üşendim.. Neyse, ondan bir tane geldi kutuda. 15 ml filan.. Her halükarda kefilim, Mandalin de, Lime da, üçüncüsü de enfes.

PCO maske. İçeriğinde koyun plasenta özü filan var.. Mis gibi pudra kokuyor ve gerçekten de seans sonrası insan “def gibi” olmasa da cildinde sağlam bir sıkışma, bir gerilme hissediyor. Göz çevresi için olanından almak lazım sanırım. :) Keşke piyasada parabensiz ürünler olsa sadece. Evet bunda da paraben var insan sinir oluyor..

Rareblossom Zeytin Yapraklı gündüz kremi. 5 ml. hakikaten zeytin ağacı gibi kokuyor. Benim için birazıcık fazla yağlı. denemiş oldum.

Petal Fresh biberiyeli şampuan ve saç kremi. Accaip güzel biberiye kokuyor ve en az yarım gün kalıcı olduğunu söyleyebilirim. Benim için bir lokmacık şampuan ve tükürük kadar krem çoook yetersiz bir numuneydi, ama idare ettik işte. Neticede, bi ton etken madde yazılı içeriğinde. Biyerlerden saf biberiye yağı edinip şampuanıma damlatsam da olur yani.

Aviva Rose Angels duş jeli. Güzel ve çok hafif bir gül kokusu var. Pek gül kokusu seven biri değilimdir, bir arkadaşa verdim, GÜLe oynaya kullanıyor.. (ürün isimleri Türkçe olsun. En azından shower gel değil duş jeli yazın yaa)

Clarins body lift. selülit şeysi. “sırf  sürmeyle naapacak” diye düşünürdüm ama birşeyler hissettim ilk kullanımda. şimdi  havalar az serinlesin düzenli kullanacağım bundan. bakalım sonu nereye varacak??

La Naturel Deodorant mendil.. Bunu da merak etmekteydim. Aluminyum için çok ağır konuşuyorlar, ne kanserojenliği kaldı ne de alzheimer yapıcısı olduğu. E Aluminyumsuz da olmuyor bu deodorantlar… Bu ürün bu ihtiyaca yönelik bir icat. Aslinda bin yıllık Şap. ama güzel fikir, inovasyon işte. bu konuda da olumlu yorum yazıyorum şuraya.

Eveet, kutu güzel bir deneyim. Tek başına dil fırçası 15 lira olunca, ortalamada fiyatının karşılığını aldığımı düşünüyorum, sırf sürpriz faktörü bile değer. uzun zamandır kimse bana sürpriz yapmadı aslında,  iyi geliyor.

Devam edeceğim Lila kutuya..hatta bazı bir şeyler de alacağım sanırım :))

 

 

LilaKutu Eylül yazısı da burada..

4 Yorum

Filed under alışveriş işleri, araştırdım, kozmetik, severim paylasirim

66 aylıkların cebren ilkokula kaydedilmesi hakkında

bu bana iki şeyi hatırlatıyor…

1- Hz.Musa hikayesi… Bir şekilde büyüklerimiz bir duyum aldılar, herhalde  “Ocak 2007 ve sonrasında doğan bir çocuk ileride çok acaip olacak” filan gibi bir fal baktı birisi.. Kehanet gerçekleşmesin diye, o dönemde doğan herkesi öldürecek değiller ya, bunları okula tepelim, eğitmeye filan gerek yok, kaykayla gezer gibi sınıf geçsinler, ne ödev ne proje ne de sınıfta kalma yok.. delme takma bir diploma verir sepetleriz dediler sanıyorum

2- Belki de bir tür Fareli Köyün Kavalcısı masalındayız. Bir gün birisi kendisine verilen söz tutulmadığı için “ben de sizin bir sonraki neslinizi çar çur edeyim de görün” dedi ve yallah sürüdü götürdü çocukları…

Ailenizin komplo teorisyeni huzurla sunar..

4 Yorum

Filed under çocuk, ben yazdım, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

Bu 66 aylıklar meselesi var ya…

beni deli ediyor.
66 aylık dediğin, 5,5 yaşında demektir. anaokuluna verirsin.
ilköğretime hazirlanır.
6,5 yaşında da başlar.
Bu sene gayet normal olarak, anasınıfına verecektim oğlumu ama okula başlamak zorunda şimdi. üç senedir anaokuluna gitmiş, bu sene başlaması normal olan 6 hatta 7 yaşındakilerle aynı sınıfta olacak.
elifi mertekten ayıramıyor bu herif, yanına Emre gibi bir velet oturacak, anasınıfını aşmış, konuşma sorunu ne demek, ingilizce bile öğrenmiş yuvada, hatta şiir yazmış annesine, yıl sonu gösterisinde okumuş sahnede..
açık öğretim terkle Harvard mezunu yan yana gibi düşünün…
tamam, oğlum zeki, çevik ve yakışıklı.
Ama çok kötü bir eşitsizliğe kurban gidecek..
7 yaşındaki Emre piçinin tuzu kuru anası da sokranacak.. “ay benim oğlum bunlarla aynı sınıfta, bunlar çok geri, öğretmen bunlara çok zaman ayırıyor, ay benim oğlum sıkılacak şimdi, ay benim oğlumun bir senesi boşa gitçek”
O Emir gibiler yüzünden, zorla okula alınmış benim oğlum bir damla yaş döksün ben o karıyı çok kötü dövecem. şimdiden söyleyeyim..

12 Yorum

Filed under çocuk, ben yazdım, ilkogretim, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

Sigarayı Bırakamam… Sigarayı Seviyorum…

Doktor kafasını önündeki tahlil sonuçlarından kaldırıp, sana ” kötü bir haberim var” dese…
“üç aylık ömrünüz kalmış, ileri evre kansersiniz… tipik olarak sigara içenlerde ya da tütün dumanına maruz kalanlarda rastlanan bir kanser bu.
malesef, üç ayınız var. O da en iyi ihtimalle. Fırsatınız varken sevdiklerinizle vedalaşın, son olarak seyretmek istediğiniz film filan varsa seyredin, zamanınızı güzel değerlendirin, moralinizi bozmayın..” dese…
minicik, öpmelere doyamadığın çocuğunun babasız, boynu bükük büyüyeceği, belki de bir başkasına “baba” diyeceği dank edecek kafana..
Camide, musalla taşının üzerindeyken, annenin tabutuna örtülen duvağa kapanıp “yavruuum” diye ağlayacağını anlayacaksın..

yaşamaya doymadan mezarlığın birinde bir tümseğin altına atıp gidecekler seni.
çar çur olmuş hayatından geriye bir şey kalmadığını, almak istediklerini, daha yapmak istediklerini, evini, işini, doğmamış çocuklarını, olmayan geleceğini, bütün hayallerini, bütün sevdiklerini, saf saf zamanın varmış gibi yaptığın planlarını düşüneceksin birer birer.

kaçınılmazı önce inkar edeceksin, bir yanlışlık var sanacaksın.  “falanca da doksanbeş yaşına kadar sigara içti, öksürmedi bile, turp gibiydi” , “filancaya da kötü hastalık demiş doktorlar, ceviz yedi hergün, birşeyciği kalmadı” diyenlere umut bağlayacaksın, “yok canım, bana bir şey olmaz” diyeceksin..

sonra, öfkeleneceksin.. daha yaşın ne başın ne, bir dolu ihtiyar varken, sapıklar, katiller onca kötü insan dururken senin kadar iyi birine denk gelmez ki bu hastalık? haksızlık bu. sen çok iyi bir insansın, olmaz ki..

pazarlık edeceksin..”Lütfen iyileşeyim Allah’ım.. söz her gün oruç tutacağım, fakirleri doyuracağım, beş vakit namaz kılacağım, annemi üzmeyeceğim, çocuğuma çok iyi örnek olacağım…”

giderek kötüleşecek, giderek daha da dayanılmaz ağrılara katlanamaz olacak, üç ayı bile bulmadan o pis kokulu, loş hastane odalarından birinde, sondalarla, serumlarla, sürünerek günlerce can cekişecek ve son nefesini gencecik yaşında vereceksin.
herkes üzülecek evet, ama herkes, “o kadar da -içme şu zıkkımı- dediydik” diyecek.

sanma ki varlığın, hayattakiler için önemli, emin ol çok değil, bir sene sonra tamamen unutulacaksın. hiç kimse seni hatırlamayacak. yok olacaksın…
bir kez daha gün doğumunu göremeyeceğini anlayacaksın son gecende.. çok ağlayacaksın, çok pişman olacaksın, her şey silinecek gözünden. “bir şansım daha olsa, beş yıl, on yıl önce bırakırdım sigarayı” diye tövbeler yeminler edeceksin.

işte tam o an, duaların kabul olacak; on yıl önceye dönecek, bu yazıyı okuduğun saniyeye uyanacaksın birden bire. Şöyle bir irkilecek, “hayırdır inşallah, rüya mıydı?” diyeceksin.

*-*-*

Rüya değil.

Sigarayı bırak, bu saniye bırak.

On yıl sonraki sen, sana yalvarıyor, duyuyor musun????

A

B

C

5 Yorum

Filed under ben yazdım, saglik

ben senin kadarken… -pirinç/pilav-

pirinci cuvalla alırdık eve. pilavdı, dolmaydı, sarmaydı, (yaprak dolması olmaz, onun adı sarmadır. dolma doldurulur,sarma sarılır), sütlaçtı derken  deli gibi pirinç tüketirdik o zamanlar. doğru şekilde saklamazsan bir süre sonra nemlenir ve küflenirdi, o zaman atman gerekirdi hepsini. Ya da kurtlanırdı, o zaman da gölge bir yere, bir odaya çarşaf serer, üzerine pirinci yayardın. O pirincin ne biçim nişastası olurdu… Elli kere süzgeçte yıkardın da suyunun beyazı anca durulurdu.. İyi yıkamazsan pirinç nişastası pişerken muhallebileşir, pilavı lapa yapar..  hatta hatta, pirinç, soğuk suyla yıkanır, nişasta soğuk suda çözünür çünkü..Pilav tane tane olmalı..

“Bulgur pilavı pişir yut,pirinç pilavı pişir unut” der bizimkiler. yani bulgur pilavını pişer pişmez yiyebilirsin. ama pirinç pilavı demlenmelidir. Kapağını açarsın, temiz tülbent hatta gazete serer, kapağı kaparsın. Soğurken yoğuşan nemin pilava geri dönerek lapalaştırmasına engel olmak lazım. lapası da dirisi de çekilmez pilavın.. iki şekilde pişer pilav. ya suyu kaynatır pirinci içine salarsın, ya da pirinci kavurur, suyu sonra verirsin..

En iyi pilav tarifim şudur:

kişi başı bir kahve fincanı pirinci pirinç süzgecine ısla. tereyağını pilav tencerene koy, orta ateşte erisin. Pirincin beyaz suyu bitene kadar yıka, süz, erimiş ve rengi dönmeye başlamış tereyağına at. biraz kavrulsun pirinçler ve tereyağı aroması içlerine işlesin. Bire bir buçuk oranında ılık suyu ekle, bir miktar tuz at, bir kez karıştır, kapağını kapa, altını kıs.

pirinç bütün suyu çekince, kapağı aç, bir kere daha karıştır, altını kapat, demlenmeye bırak..

O zamanlar; pirincin kabuğu hatta acaip miktarda da taşı olurdu. pirinç AYIKLANIRDI. acaip can sıkıcı ama cok gerekli bir şeydi, çünkü pilavdan taş çıkması kadar kötü bir deneyim olamazdı..

özellikle metal tepside ayıklarsın pirinci, taşlar çıt çıt ses çıkarır, hem kulağını hem gözünü kullanman gerekir. babaannem rahmetli, geldiğinde anneme “ayıklanacak pirincin, dikilecek el bezin var mı kızım?” derdi. bu ikisi bayağı zaman alan çok da gerekli işlerdir. gözlüğünü gözüne takar, tepsiyi önüne çeker, boynu ağrıyana kadar ki-lo-larca pirinci ayıklardı. O zamanlar el bezi evde dikildiğinden, ya da  şöyle söyleyeyim, hazırı satılmadığından;  diyelim eski havlulardan yer bezi, eski çarşaflardan cam bezi ve eski fanilalardan da kurulama bezi dikilmesi gerekliydi.

Öyle kesip kullanma olmaz, kadın dediğin kadını el bezinden anlarsın. Kenarları tirfillenmemiş olacak bir defa bezlerinin… Eski bezini dikdörtgen keser, tersini ortadan ikiye katlarsın. üç tarafını bastırırsın. yani kenarları üst üste koyar makine dikişiyle dikersin.

(makine dikişi nedir? iğneyi biraz geriye batip, biraz ileriden çıkmak. çok sağlam dikiştir.)

Son bir santime gelince, diktiğin bezi ters yüz edersin. O köşeden içini dışına çekersin. Dikilmemiş kısmı biraz içe katlar üstten bir tur dört tarafını bir daha dikersin, yıkarken ağzı yüzü yamulmaz, tertipli olur. Sağlama alacaksan, şöyle çaprazlamasına bir kez de önden dikiş atarsın.

Eski naylon çorapların ayak kısımlarını keser, halıları kaldıracağın zaman yuvarladığın halının (ki yuvarlamanın da tekniği vardır, önce otuz santim filan katlarsın bir kenarı, sonra katlı uçtan sımsıkı kıvırmaya başlarsın. sona gelince sonu da içe kıvırır, bitirirsin…)  her bir başına birer çorabı bel kısmından geçirir, bacak kısımlarını bale pabucu bağlar gibi çapraz çapraz dolar, bittiği yerde düğümlersin. halı dolabına kaldırırsın. halı dolabı/yüklüğü, koridorun tavanında olur.

Kenar bastırmanın bir başka yolu da, iki kenarı 5 mm kadar içe katlar, üst üste getirir, birbirine dikersin. çok temiz bir dikişle dikersin hem de..

10 Yorum

Filed under ben yazdım, ev işi, insan olmak, kültür, severim paylasirim

Nohutulu büftek

Başlık size birsey ifade etmez, boşverin. Bir aile sırrı. :))

Ben, Antepliyim. Allah nohutu anteplilere ” ye yâ kulum!” diyerek verdiğinden, Antepte salçalı olsun, yoğurtlu olsun bütün et yemeklerine illa ki haşlanmış nohut da konur. Protein had safhada.

Herkesçe bilinen klasik nohut yemeği bir yana, yekten nohut dürümü yapılır mesela…

Taze çiğ nohut da yeriz. ooo çok güzedir ben çok severim.

Ayıca, özellikle et suyuna/tavuk suyuna pilavda nohut, çok süperdir. O bakımdan, buzlukta her zaman haşlanmış nohut bulundurmakda fayda vardııır.

Nohut geceden sıcak suya ıslanır. Sabah süzülür bir daha yıkanır, düdüklüye atılır ve pişirilir. Tupperware kaplarınız varsa, iki saatte de nohut ıslayabilirsiniz. Bütün gece beklemenize gerek yok.

Ya da gider hazır haşlanmış nohut konservesi alır süzersiniz. O kadar.

 

image

Süzülmüş nohut doğrudan yenmez. Kabukları ayıklanır. Baş parmak eklemi ile işaret parmağı arasına alır ve yuvarlarsınız, soyulur.. (fotoğrafı yan döndüremedim malesef :()

image

Zaten bu ince kabuğu gaz yapar derler.. soyması biraz zamanınızı yese de, yaptığınız yemeğin kat kat güzel gözükmesini ve tadını etkiler. (yemeği yaparken biraaaazcık çörekotu ya da kimyon atabilirsiniz, nohut gaz yapmaz o zaman)

image

Nohut soyulduktan sonra bir yemeklik porsiyonlar halinde buzdolabı poşetine alınır, düğümlenir, buzluğa atılır.

afiyet olur.

 

 

 

 

4 Yorum

Filed under iştahlı işler, severim paylasirim

Serin Su Formulumu Acikliyorum

Aziz mubarek gun, yazilacak sey degil amma, sirasi geldi.
En ideal icilecek su, serin su’dur. Suyun ideal içme ısısı mı olur demeyin, her şeyin tam mükemmel olduğu bir nokta vardır ve tecrübeyle o noktaya ulaşır, en basit şeylerde mükemmelliği yaşayabilirsiniz.

Değil mi? Bkz. Şibumi.

 

Ben suyu ılık sevmem, buzdolabından çıkan ve 32 dişe keman çaldıran soğuklukta suyu da sevmem. Aşılamanın da tam doğru ısıda olmasını sağlamak zor. Serin su içmek için gayet sağlıklı bir şeydir. Boğazınızı filan şişirmez, o efsane.. Zaten her tür bakteri ılık ortamda ürer..

Her neyse..
Bu deneyim icin, tupperware tiptop surahi ve tupperware antartika 400 ml’lik kaplari kullaniyorum.

Sürahi 2 lt sanırım.. işte şu:

image

Tupperware ile hiç tanışmadıysanız ilk almanız gereken üründür kendisi. Hafif, tam kapanan, kusursuz ergonomi ile suyu döküp saçmadan, damlatmadan bardağınıza koyabileceğiniz, 3 yaşındaki bir çocuğun ya da yaşlı bir insanın kolaylıkla kullanabileceği bir sürahidir.

image

Bu bir Antartika. Buzluk ve derin dondurucu için üretilmiş, yuvarlak kenarları sayesinde içindeki donmuş ürünü şıp diye çıkartabileceğiniz, esnek yapılı bir ürün.

Kapağını kapatıp, havasını aldınız mı, içinde dondurduğunuz şey tamamdır.

Buz yapmak için bu kaba 3/4 oranında su dolduruyorum. Bildiğiniz gibi, su dondukça genleşir, kabı ağzına kadar dolduramazsınız, donunca patlar. ( bu bilgi de McGyver’den… guzel diziydi cok severdim)

image

image

Kapaklı olduğu için buzum buzluk gibi, buzluktakiler gibi kokmuyor, içine koku sinmiyor.

Surahiye bir tane antartika buzu, üzerine su.

5 dakika.

Serin su.

Ölmüşlerimizin canına değsin..

 

6 Yorum

Filed under ev işi, iştahlı işler, severim paylasirim

Laik? Herşeye lâyık

Bilmeyen varsa, ya da kimin umurundaysa…

Ben Atatürk’çü laik düşüncede biriyim.

“ülkenin yüzde şu kadarı müslümandır” diyenler hesabı nerden nasıl yapıyorlar bilmiyorum çünkü gerçek rakamı da oranı da yüzdesini de sadece Allah bilir.

Ben laik ülkede değil de müslüman ülkede yaşasam, ne arabam, ne internetim olur. Ne şunu giyerim ne buraya gidebilirim… İnsan muamelesi göremem. İstediğimi okuyamam. İstediğimi izleyemem, istediğimle iletişim kuramam…

istediğimle evlenemem, istediğimle evli kalamam… evimin tek kadını olamam. gözümüm önünde bir başka kadının koyununa girecek bir adama havlu tutmam gerekir, ki ölsem istemem…

Hiç bir şeye ne söz hakkım, ne isteme hakkım olabilir. param bile olamaz ki..

İslamda kadın erkek haklarda eşit değildir. Efendim kadın zayıfmış da, eşit olamazmış da, duygusalmış, nazikmiş, cins-i latifmiş.

Yük varsa kuşuz yani… Ama uçmaya gelince deveyiz mazallah. Kadınlara iki vakit namaz, onbeş gün oruç diye bir farz indirimi yok.

Şeriatı biliyorum. Şeriat istemiyorum.

kesin bildiğim bir şey var, ülkenin yüzde ellisi kadın.

yani, en az 35 milyon insan, canla başla kazanılmış haklarından feragat ederse, o ülke olmaz olsun zaten.

*-*-*-

Sırf belli bir şekilde giyiniyor, vb vb yapıyor diye, insanların kendilerini inanılmaz bir gurura kaptırmalarına inanamıyorum. Cevresindekilerden daha üstün, daha cennetlik daha bi bambaşka olduklarına can-ı gönülden inanıyorlar..

Görülmedik bir kibir içindeler ve bunun farkında değiller.

:)

Allah’çılık oynuyorlar, kendilerinden başkalarına ait günah ve sevapların ölçüsünü biliyorlar, hesap defterini tutuyorlar.

Şeytan’ın gerçekten de ilginç yolları var. . .

Bir bölüğü de kendi başlarına kötü bir şey gelirse ya da benim başıma iyi bir şey gelirse; “ama ama ben islamın şartlarına daha çok daha daha çok uyuyordum, nasıl olur, neden ben/ben değil?” şekline giriyorlar ya….

 

bir boş vaktiniz olursa, 1999 yapımı “Joan of Arc” filmini izleyin. (bizdeki adı Jan Dark’tır) o filmin sonu bakalim size ne diyecek?

*-*-*-*-

Allah’ın facebook’ta hesabı olmadığını,
Cicili bicili fotoğraflara yazılmış süslü püslü laflarla kandil kutlanmayacağını,
Kendi odanızın duvarına yazı yazmakla facebook duvarına yazmanın arasında bir fark olmadığını,
Kandilini tebrik etmek istediğiniz insana bir zahmet telefon etmeniz gerektiğini,
Dostlar alışverişte görsün diye buralara yazı yazana kadar, normal insanlar gibi sevap edinebileceğiniz iki rekat namaz filan gibi faaliyetlere girmenin doğru olduğunu,
“hayırsız kandiller” olamayacağına gore “hayırlı kandiller olsun” dileğinin manasızlığını,
hele ki, “bin aydan hayırlı” Kadir Gecesi’ni içeren ramazan ayının “hayırsız”ı imkansız olduğundan, “hayirli ramazanlar”in boşluğunu

biliyor muydunuz?

6 Yorum

Filed under ben yazdım