Category Archives: soruyorum

Dibizot(*)

Paypal Türkiye’de Paypal Nakit diye bir deneme yaptı. Tutmadı. Şimdi, Kartı ilk alırken ödenen 5’er lira depozitoları “1 Haziran’dan itibaren TEB’den geri alabilirsiniz” diye mesajlar göndererek müşterilerine olan hürmetini gösterdi.

Garanti bankazındaki hesaplarımı kapatmamın yan etkisi OGS’nin de iptal olması ancak benim ertesi günü OGS’den geçiş yapıp cezalı duruma düşmem oldu. OGS içindeki 30 lira bir ay sonra hesaba yatacakmış.  OGS var. İçinde para var. Para yatırınca bir saniyede OGS bakiyesinde gözüküyor ama iptal edince, para yok oluyor.. Bir ay sonra ortaya çıkıyor. Neden? Belirsiz… “Sormaver”

OGS’ye verdiğim 40-60 TL arasındaki depozito da buhar olmuş bak sen şu işe. Cihaz benim olmuş. E sattınız o zaman? Yok. E geri verin depozitomu?!? No. Gitti. Yor maney, caney caney caney.. Bildiğin garantibankazı.

HGS aldım ne yapayım.. Elde kalan OGS cihazı nedir ne işe yarar peki? Söktüm attım bir kenara. O kenar da acaip doldu taştı ama yani. Bir zamanların Cine5 rezaleti gibi, yarın bir gün “üzerinize kayıtlı cihazı teslim etmediğinizden 1000 lira ceza ödeyin” çıkarmasalar diye binbir çeşit edevat saklıyorum. . Bak mesela Digitürk bağlamaya gelen adam internetin ara kablosunu (ucu kalın olan usb gibi bişey) kullanmış, kendi kablosunu geri götürmüş. Ben eve gidince aydım.. Şimdi onu iptal ettirince “vay bizim badem gözlü kablomuzzz” diye davası çıkacak biliyorum. Of.

(*) : Antep ağzı Depozito.

Yorum bırakın

Filed under araba, saçmasapanlıklar, soruyorum, şikayetlerim

Icerik neden Turkce yazilmaz?

Sen anlama diye..
?!?

Gelen sorular uzerine (market sabunu nedir, aktar sabunu gercekren sabun mudur, saflik belirlemenin yollari) cesitli sabunlar satin aldim. Deney yapip tarif edecegim.

Derken dikkatimi cekti. Sabunun uzerinde bayagi yazilar yazilar. Ama hepsi Turkce degil. Hatta asıl önemli bolum,içerik komple latince. Hadi bize okulda ogrettiler de sade vatandaş ne bilsin suyun latincesini. Bunun altinda bir samimiyetsizlik hissediyorum.

image

Simdi.. bu fotografta uc farkli markanin en cok satan urunleri var ve hicbiri icerigini aciklamiyor.
Mesela ikisinde sodyum tallovat (sodium tallowate) en once yazilan, kurallara gore en agirlikli bulunan madde. Yani. İçyağı. Don yağı. Hayvansal icerik ve kaynagi belirtilmemis. :(
Niye açıkça yazmiyorsunuz?
Belki bilmek isteyen vardir. Vegani var vejeteryeni var. Inancina uymayani var. Bilmem ne..
Cok etik bulmadim.
Siz de lutfen inceleyin. Her marka bunu yapiyor mu bilmiyorum ama okuyun uzerini.
Bildiginiz gibi sabun yapiyorum. Yogurt mayalamaktan, dolma doldurmaktan daha zor degil emin olun.
Ogrenmek isteyene elimden gelen destegi veririm.
“Evimde tertemiz zeytinyagli sabunumu kendim yaparim, mis gibi kullanirim” diyen varsa takipte kalsin.
“Sen yap bana sat” diyenler instagrama. @ipeksabun

3 Yorum

Filed under alışveriş işleri, araştırdım, sabun, saglik, soruyorum

Sabun-Aldım/sa-bunaldım..

Ben doğduğumda ultrason yoktu. Kadınlar hamilelik boyunca heyecan çeker, bütün bebek ürünleri sarı, yeşil, mor, beyaz örülür, gerekirse son dakikada üzerine pembe/mavi süsler eklenerek kız-erkek bebeğe çeyiz yapılırdı.

Göbek yuvarlaksa kız, sivriyse erkek bebek vardı, hamile ekşiye aşeriyorsa kızı tatlıya aşeriyorsa oğlu olacaktı. Erkek bebek bekleyenin iyice güzelleştiği ama kız bebeğin annenin güzelliğini alıp çirkinleştirdiği anlatılır, çaktırmadan altında makas ve bıçak olan mindere oturtulan gebenin altındaki makassa kız bebeği olacağına inanılır; 9 ay boyunca milletin gebelik hikayelerini dinlemekten bayım bayım bayılırdı insanlar.

O yüzden de bütün o süre boyunca hem kız hem erkek ismi düşünürdü aile. Takvim arkaları okunur, gazeteler taranır, rüyalara yatılır, kurandan sayfa açılır olmadık işler yapılırdı.

Erkek doğsaydım benim adım Mert’ti mesela.

Ya arkadaş ben Dede Korkut’un torunu değilim ki.. İsim veremiyorum. Kendi çocuğuma isim koyamadım ben. İlkini son haftasında kadın doğumcum önerdi, ikincisini de babası buldu. Kedileri de eşim adlandırdı. Oh kekâ.

Şimdiii, elimde isimlendirilmesi gereken bir iş var. Far tutulmuş tavşan gibi kaldım. Sabun imal ediyorum, ama adı yok. Kart bastırcam, ambalaja yazcam, sabun üzerine damga bascam. Bir ad lazım.. Bir ad! Bir ada krallığımın yarısı.

Gece gündüz düşünmekten bir hal oldum. İki üç tane vasat isim buldum onlar da zaten kullanımda olan isimler. Biri benden önce düşünmüş o kadar da orijinal değil. Normal. (bu sabah çatlamak üzereyken içlerinden birine mail atıp adını satın almayı mı teklif etsem diye düşündüm) İpekagtöyle de o kadar zor ki.. tamam benim atölyem de.. olmadı. bariz yani. bu isimle satış mı olur? CNC mi neyim tam olarak?

Yani özetle. Piyasayı duman edeceğim etmesine de, tikine turamayrum!

Hayrınıza bana bir isim bulun arkadaşlar!! Kreatif yönü kuvvetli bir babayiğit çıkar da isim korsa, bi kutu sabun hediyemdir.

Hofff..

 

Türkçe olacak, catchy olacak, mümkünse sabunla köpükle ilgisi olacak. Şeeyle logoya bastın mıydı göz alacak bir isim . yar bana bir isim medeeet!

13 Yorum

Filed under alışveriş işleri, internet, sabun, soruyorum

Şikayet Silsilesi

(bir evvelki yazıyı okumadan bunu okumayın)

Rahmetli büyük babamın bir anısını yazmıştım daha evvel burada da yeri geldi tekrarlayayım…

 

1950’ler… Kış günü, havalar soğuk, evde geceleri tek eğlence akraba ziyaretleri. Büyük halalar, bizimkilere oturmaya geliyorlar. Büyükbabam askerlik anısını anlatıyor…

Güya büyükbabamın askerliğini yaptığı yere yüksek rütbeli önemli bir kişi teftişe gelmiş. Teftişi beğenmemiş, “biz size şu kadar ödenek çıkardık, şu şu şu işler niye olmadı/kötü oldu” diye sormuş başçavuşa.. Başçavuş hemen “arzedeyim komutanım, bakınız şöyle” diyerek, sırada hazırolda bekleyen askerlerine dönmüş, en baştakine yerden bir topak çamur almış vermiş, “elden ele yanındakine ilet” demiş.. Sıranın sonundaki askere geldiğinde o bir kiloluk çamur kütlesi bilya kadar kalmış.. Sıradaki herkesin eline biraz bulaşmış çünkü…

Ertesi hafta da büyükbabamlar akşam oturmasına bacısıgile gitmişler. Laf lafı açmış.. Enişte kişisi, “bak abi sana askerde başımdan geçen olayı anlatayım” diye başlayıp AYNI hikayeyi anlatmasın mı? Ama bir farkla, bu sefer başçavuş yerden çamur almıyormuş, mutfaktan hamur getirtiyormuş.

Büyükbabam öfkelenmiş.. “birincisi o hikaye benim askerde başımdan geçti, ikincisi daha geçen hafta anlattığım hikayeyi bana mı satıyorsun, üçüncüsü de o hamur değil çamurdu” demiş. Bunlar hamur idi-çamur idi epeyce laf dalaşına girmişler o günden sonra.. :)))

Bir süre daha sonra büyük halayla bizim aile arasındaki bir miras meselesi yüzünden tartışma çıkıp/küsülüp hiç görüşmediklerinden onlardan kimseyi tanımıyorum. Büyükbabam ben 7 yaşındayken vefat ettiğinden olayı üçüncü, dördüncü ağızdan dinlediğim gibi aktarmaktayım, vebali söyleyenin boynuna artık)

*-*-*-*

Bi de fıkra sıkıştırayım da öyle bağlayayım olayı:

Adam camdan bakıyormuş, yolun kenarında iki işçi harıl harıl çalışıyor. Biri bir kazmayla küçük çukurlar açıyor, hemen arkasında bir başka işçi aynı çukuru geri kapatıyor?!?

Dayananamamış inip sormuş.. “Napıyorsunuz siz yahu?”

İkinci işçi küreğine dayanıp “abiciğum şimdi piz belediyede işçiyuz.  Habu kaldırıma komple ağaç tikeyruz.Cemal eşiyor çukuru, Yunus dikiyor hau fideyi, pen de kapatayrum üstünü. Lakin bugün Yunus hastadur işe gelmedi.”

*-*-*-*

İki gün önce kaldırım çalışması yapıyor belediye işyerimin önündeki kaldırımda.

Biri önden tam ortadaki kaldırım taşını kaldırıyor, eğretileme yerleştiriyor; arkadan gelen ekip de ne koyuyorsa altına artık, koyup taşı geri yerleştirerek cadde boyunca ilerliyorlar.

Fıkrada yaşadığımız için bu heriflerin aklına açtıkları çukurun başına uyarı levhası dikmek gelmiyor. tas1.jpg

ipeyk elbette laap diye taşa takılıp yere kapaklanıyor. (ufak tefek morluklarla geçiştirdim Allaha şükür. Niyeyse iki omzum birden ağrıyor onu da masajla fısfısla geçiriyoruz.)

Derhal çukurun başına bir uyarı dikip, belediyeye hem telefon ettim hem whatsapp hatlarından mesaj attım. Bi sms attılar; bir rakam verilmiş bana. Şikayetimi oradan takip edebilirmişim..Görebildiğim kadarıyla Fen İşlerine kadar ulaşmış mesaj.. ulaşırken yolda kimlerde elden ele, dilden dile geçmişse, kimlerin kulağına girerken kayıplara uğramışsa artık, bu sabah saat tam 8:00’de biri beni aradı. (sekizde!!)

sekizde.jpg

  • Kaldırımı şikayet etmişsiniz?
  • evet
  • adres yok burda nereye gelelim bayan? kaç numaranın kaldırımı yapılacak? nerenin önü bu?
  • kaldırımda bir şey yok. siz kaldırımı yapmak için mi emir aldınız?
  • kaldırımda çukur varmış şikayet etmişsiniz???
  • vardı ben düştüm, sonra da kapadılar.. konu sizinle ilgili değil beni yetkili biri arasın
  • tamam iyi günler

olay bu kadar şimdilik.

delirme de dur..

 

 

 

2 Yorum

Filed under saçmasapanlıklar, soruyorum, şikayetlerim

Keşke bura Amerika olsa

Amerika deyince de bozuluyorlar, “imirika  kitanin adi, biz ilkiyiz” diyorlar.

Birleşik devletlerden bahsediyorum.

Adamların bi adet kanunu var. Postaya bulaşılmaz. Postaya bulaşmak federal suçtur. Adamın adı yazılıysa üzerinde o zarf şahsi evi arsası gibidir, işi olmayan giremez.

bum

Ne diyor amcam?

Girmek yasak, gireni vururuz, sağ kalanı

bir daha vururuz.

Apartman girişinde bi mantar pano var. Sucu, elektrikçi, gazcı aletle geliyor bizim sayacı okuyor, cıııırt diye çıktı alıp zart diye iğneliyor panoya. Apartmanda okuması olan her yaştan insan kime kaç lira fatura gelmiş kıyaslamaya girişiyor. Erken gelen kendi faturasını ve de namusunu kurtarıp kaçabiliyor, işten geç çıkan cümle aleme maskara oluyor orda sallanan fatura rakamıyla..

Abi sorun değil, “şakır şakır harcadım, cayır cayır kullandım, çatır çatır yaktım patır patır öderim arslanlar gibi, şan olsun” derim demesine de.. Unutmuşuz pis faturanın tekini, ayı gibi bi sayfa çıktı da ona almış kondüktör.. tahsilatör.. eli cihazlı arkadaş kimse artık… iğnelemiş panoya. Ayı kadar bold bold “UYARI ÖDENMEMİŞ FATURANIZ VAR !!! ABONELİĞİNİZİ KESECEĞİZ!!!11bir bir1  FİTİL FİTİL GETİRECEĞİZ” mahiyetinde bi yazı dalgalanmakta. Rezil rüsva olduk iyi mi..

Bu faturaların alenen gelmesi bizde suç değil mi? Zarfa konması, elden teslim edilmesi filan gerekmez mi? Mail atsınlar ısırdığımın faturasını. Yeter ki asmasınlar…

Niye millete ilan ediyorsun bizi ey #iski #igdas #ayedas sikayetçiyim. Bura amerika olsa rastgele bi avukatı takar peşime dava açar paraya mani derim.

De burda nereye nasıl başvurulur, bürokrasiyle nasıl cebelleşilir bilmiyorum ki?

Kendime not: panodaki iğneleri kaldırayım ben!

 

1 Yorum

Filed under saçmasapanlıklar, soruyorum, şikayetlerim

Sövesim var.. Sövmiycem şimdilik (Disleksi 4 ya da her neyse.. numaratör mu alalım kardeşim)

Sinirliyim blog. Sus dinle çarpmıyayım ağzına.

Hazirandan beri rapor için sekiz oldum…Oğlumun okulda başarılı (orta seviye) olması için Disleksi, DEHA, Öğrenme Güçlüğü kıvır ve de zıvır için bir özel eğitim merkezinde ders alması gerekiyor. Özel eğitim merkezleri de ders saatine 70 TELE istiyor. “Rapor al, gel bedava” diyor.. Bu durumda ipekag de gidip güzide yeni ve koskocaman Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden 182 marifetiyle randevu alıyor. İlgili randevu Haziran’ın başına. Güzel.

Çocuk psikiyartisti ile görüşüyoruz. Oğluma bazı testler yapıyor. Saat çizdirip, bir adet cümleyi yazmasını istiyor. Kısa sorularla bilgi alıyor ve bir sonraki test için bizi arayacaklarına dair bir bilgi verip bizi yolluyor.

Temmuz başına kadar kimse aramadığından kendim gidip soruyorum. Hemen o hafta için randevu ayarlıyorum. Bu testimiz wisc-r denilen kaba tabirle zeka testi. Bu test mayısta yapıldı zaten ve teşhisi konuldu. Ama ve lakin, dosyada dursun maksatlı test tekrarlanıyor (sonucun sağlıklı olup olmadığını tam bilemiyorum, 6 aydan evvel tekrarlanmaz diye biliyorum ben, çocuk soruları hatırlıyor olmalı).

Psikolog hanım bir saatin sonunda bizi geri psikiyatriste gönderiyor. Sonuçları hemen vermediğini, raporunu bir hafta içinde dosyaya ekleyeceğini, sonrası için psikiyatristimizin tekrar muayene etmesi gerektiğini söylüyor. Psikiyatristimiz (çok da efendi bir insan bayağı da gözüm tuttu aslında.. hayır benim rahmetli babam da nöro-psikiyatri uzmanıydı, olsa burda, hallolacak bütün sorunlar ama.. Emr-i hak yani) yeni bir randevu veriyor: Temmuz sonu.

Değerli günlerimiz geçiyor. Temmuz sonunda gidip görüşüyoruz. Dosya da yok ortada, rapor da. Bilgisyarda biryerlerde kayıtlıdır eminim. Niye gittik bilmiyorum. Gördük birbirimizi sadece. Bana söylediği tek şey: Test sonucuna göre evet çok zeki.  Evet performans ile sözel arasında 30 puanlık fark var. Demek ki neymiş? Özel öğrenme güçlüğü (bizim durumda disleksi) varmış sonuca göre.

He babo. Bizim de mayıstan beridir, ilk vizkar testten beridir, ilkokul birden beridir bildiğimiz bu. Teşhisle geldik zaten. Ee? Şimdi nolcak?

Yine haber bekleyecekmişiz. İkinci bir test için arayıp randevu vereceklermiş. Sıraya girmişiz.

E gün geçti, okul açılacak, bir tek ders alabilmiş değil oğlum? (benim faaliyetlerim dışında yani) İki ay boşa mı geçti? 3. sınıf kasırga gibi yaklaşmakta…

“acil notu alıyorum”

Peki hocam. Döndük dikiz aynamıza baka baka.

 

Kimse aramadı. BU defa araya torpil koydum. Oldu Eylül..Bi arkadaş gitti randevuyu kopardı. Haftaya Cuma günü 11’de.

Psikolog oturttu teste 1-1,5 saat konuştular mı ne yaptılarsa artık.. Karanlık, penceresiz ve hatta resimsiz dört duvar, havasız daracık oda. Bir masa iki sandalye zor alıyor. Daha büyük kilerler asansörler gördüm ben. Sandalye de, erişkin sandalyesi;  oğlanın fiziksel olarak rahatsız olduğunu biliyorum ama yapacak bir şeyim yok, rapor ilazım..  Neyse.

“annesi gel”

geldim.

Test sonucuna göre evet özel öğrenme güçlüğü olabilirmiş.

Yıkıldım.

Saatlerim günlerim geçti.

Raporu alabilmek için kurula girmeden önce bu testin sonucuna ihtiyaç var. O sonuç iki haftada çıkarmış. Fekat bayram giriyormuş araya. EEEEE??

E’si Ekimde bi randevum daha var.

———————————————————————–

Bak kardeşim. Benim elimde teşhis var mı? Var. Veren de uzman doktor mu? Uzman doktor. Ver geçici rapor, ön rapor.. Ertesi gün dersler başlasın çocuk ilerlesin. Kurul Raporu için de bir yandan uğraşsın anası babası.

Üç ay içinde kurul raporunu teslim etmezse şu kadar dersin parasını ödesin ilgili kişi. NİYE BEKLİYORUM BEN??????????????

Kim özel eğitim merkezinden beleş ders alma meraklısı olabilir ki?

Prosedür çoooook uzun kardeşler. Çok.

Sinirlendim.

Ha, bu var ya, sulu nimetmiş. Başka yerde her test başka hastanede her muayene bambaşka bir hastanede sonuçlar ebesinin polikliniğinde diyorlar. sinirliyim hala.

 

 

9 Yorum

Filed under aile, çocuk, disleksi, saçmasapanlıklar, saglik, soruyorum

Kask meselesine bir bakış

Elektrikli bir bisiklet kullanıyorum. Saatteki hızı 20 km yani koşma hızında gidiyor. Buna (ve herkese) rağmen güzelce kaskımı takıyorum. “Alt tarafı alt sokağa gidiyorum, şurdan şuraya giderken de kask mı takılır? e5’e çıksam neyse” demiyorum.

Niye? Kafamı kırmak istemiyorum da ondan.

Motosiklet.net sitesinden aldığım bir fotoğrafı paylaşmak istiyorum.

kazakask

Görüldüğü üzere kask kaldırıma ya da asfalta sürterek rendelenmiş. Kask olmasa kafanın yarısını yerde bırakırdı sahibi. Mideniz kaldırırsa bir google araması yapabilir ve kasksız kaza yapmış insanlara üzülebilirsiniz.

Kask önemli ama kimsenin hiiiç takmadığı (pun intended) bir malzeme. Pahalı bir şey de değil hatta. Eli yüzü düzgün, iş görür bir kask 50 liradan başlıyor, 75 liraya cânım kasklar var. Ağzınızı burnunuzu dağıtmamanız için. Değer.

Kask takmamanın yasal cezası 80 lira. Arkaya bindirdiğiniz biri (artçı) varsa ona da kask mecburi.

Ben polis olsam bir kamyon kask alır, köşede beklerim. Gelen her kasksız motorcuya birer kask satarım!

Her seferinde.

Öğrenene kadar.

Gerçi, Darwin ödülleri diye bir şey de var, belki de gidişata karışmamak daha hayırlıdır.

Iy, iğrenç biliyorum tamam..

 

NOT: güzel bir uygulama var özellikle motorcu denilen kurye/servis personeli için

Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu A2 ehliyeti olan herkese bir kurs veriyor ve kurs sonunda her katılımcıya reflektörlü yelek ve kask hediye ediyor. Başvuru için buradan.

Yorum bırakın

Filed under e-scooter, güvenli hayat, severim paylasirim, soruyorum

Misery loves company/Blogcuların Halt Etmeleri

Çok sevdiğim bir deyim. “Dert, yoldaş arar” anlamına geliyor.
Birinin aptalca bulaştığı bir derdi varsa senin de başına sarmaya gayret eder. Nasıl? Yağlar ballar, allar pullar ki sen de kanasın, düşesin aynı çamura.. Kendisini böylece daha az enayi hissetsin. Birçok doğrudan pazarlama ve piramit satış numaraları bu şekilde işler. Bir şekilde iki kişiye satarsın üyelik.. Satana kadar anlattığın hayal oldukça kesindir, matematikseldir. Üç kişiyi üye yaparsan 3 lira kazanacaksındır. E ne duruyorsun 1000 kişiyi üye yap 1000 kazan? Hiç. Hadi yallah durduğun kabahat, sokaklar henüz üye olmamış binlerce kişiyle dolu, para kıracaksın şerefsizim…

Kandın mı yandın. Elinde iler tutar tarafı olmayan gereksiz şeylerle dolu bir çanta ve defterle baş başa kalınca pişmanlık sarmaya başlar. “lan bu laylon maylon şeylere mi ben 100 lira verdim? Of ya var ya Tarcan duysa harcar beni… Annnemden aldım diyeyim bari. Yarın kahve içmeye komşulara geçer anlatırım hepsi de üye olsa 20 kişiden.. beşer liralık ürün de aldılar mı.. e bir günde çıkarırım ben bunu… mu acaba? neyse..” Tanıdık geldi mi?

Erişkin insanlar, ihtiyacı olmayan bir şeye gayet zor kazanılmış paralarını vermezler. İşin ucunda mutlaka bir çıkarın olmalıdır. Çünkü kasa her zaman kazanır. Bir çocuk masumiyetidir “e ama herkes alıyordu ben de aldım”.

Burada ilk değinmek istediğim şey astarı yüzünden kat kat pahalı olan bir şeyi aylardır satabilen çok başarılı bir girişim. Bir zamanlar LilaKutu alırdım ben. Hem içindekiler sürpriz geliyordu hem de 10 lira verdiysem en az 15 liralık mal alıyordum, benim işime geliyordu.Kutularını o kadar kaliteli yapmışlardı ki, hala çekmece ayırıcı olarak kullanıyorum.. İşleri rast gitsin.

Bu dediğim site de benzeri bir şey. Kutu satıyor. İçinden ne çıkacağını bilmemenin sürprizinin zevkini çıkarıyorsun. Kutu kargo dahil 50 lira, içinden 10 lira etmez şeyler çıkıyor her seferinde. Hala da alan var, şaşan bir ben varım.. Bir de şurada bir arkadaş yazmış, kendiniz karar verin: Şimdi Duydum. Alanlar almakla kalmıyor, “anam biz bir herzedir yedik bari kuyruğu dik tutalım” diyerek cayır cayır övüyorlar bu kutuyu. Al sana misery loves company.. Bu sistemin girişimcilik dalında ödül de aldığını bildirmek isterim. “Hap yap para kap” derdi rahmetli annânem.

*-*-*-*-*-*-**-*-***-*-*-*-**

Bir sonraki konum: Viral pazarlama/reklam. Bu işlere bakan iki baba kurum var, üyesi oluyorsunuz, sonra bir anket doldurup temel özelliklerinizi bildiriyorsunuz. Piyasaya yeni ürün sürecek olan firmalar bu dediğim ajanslara gidiyor. 50-5000 adet denek kiralıyor. Deneklerin profili gayet kesin. Terlik pazarlayacaksan ” 30 yaşında, büyük şehirde yaşayan, kendi evi arabası olan, ayak numarası 38-39 arası 100 kadın”, bebek bezi ise “bebeği olan, genç, interneti aktif kullanan, dişlek 200 kadın” efendime söyleyeyim kırışıklık kremi ise konu “45 yaş üzeri, dizilere meraklı, balkonu beyaz sardunyalı 123 kadın” olarak arama yapıp tam da aradığın kadınları elinle koymuş gibi şıp diye bulabiliyorsun. O kadınlar sisteme kayıtlı çünkü. Kendilerine bedava ürünler gönderiliyor, yakınlarına denettirip internette bu konudan bahsetmeleri talep ediliyor ve en sonunda da “kullandın ama nasıl buldun?” konulu anketi cevaplayıp puan alıyorsun.

Hele ki takipçisi bol, ratingi yüksek bir blogun, bir instekramın(!) varsa yağıyor ürünler.. Keşfetmekle anlatmakla bitecek gibi değil.

Bu bedava ürün yaldızı o kadar göz kamaştırıyor ki, bulaşığı bitiren düz kadın gece 11’de bloga yazı giriyor. Alayı ya uzman anne, ya gurme şef olmadı kozmetik kompetanı.

Takipçi kastırıyor ki adı duyulsun onun da kapısında firmalar kuyruk olsun. En ufak bir şansı ele geçirince de allayıp pullamayı, yıkayıp yağlamayı, mümkünse öve öve göklere çıkarmayı da vazife addediyor. Burhan pazarlama olsa bu kadar olmaz…

Sevgili acemi bloggerimiz ayıla bayıla sabah gelen kargodan çıkan tezek paketine nasıl sevindiğini, ay tam da uzun zamandır denemek istediğini, zaten sevgili tezeksan ürünlerine evvel ezel hayran olduğunu, yedi nesildir anadan kıza kullanıp çoook memnun kaldıklarını, bu yepyeni ürünü de heyecanla denediğini, of aman Allahım yirmi yaş gençleşip bütün çürük dişlerinin sağlamlaşmasıyla beraber, anında kör gözünün açıldığını, koca bularak mesut olduğunu ballandırıyor.

iksiri

E bacı biliyoruz biz, tezek o. Bildiiin tezek. Biz de oturduk o tahta, sallandık bir kaç hafta.. Bana da yolladılar aynısını, hiç öyle değil o. Beğendiysem neyini beğendim, beğenmediysem nezaket icabı sessizlik.

Sonra da “biz bloggerlere güvenin”.

Bok güvenirim. İki kahvaltıya çağrılmak için kıvrım kıvrım kıvrandığınızı biliyorum. Kimbilir PM’ler ne gülüyordur..Bu rüzgar da diner, az kaldı diyorum. Boş bloglara ölüm!

*-*-*-*-*-**-*-**-**-**-*-*-*-*-**-*-**-

Son olarak, her mahallede böyle mi bilmem bugün dikkat ettim, bizim mahallede dört dükkandan biri perdeci?!? Bunlar ne satıp ne kazanıyor ya? Kara para mı aklıyorlar nedir?

düşüp dizimi şişirdim. mosmor oldu. acı beni biraz daha bitter yapıyor bu da bir gerçek. bugünkü itiş kakışın sonuna geldim.

yarına hayrola.

2 Yorum

Filed under blog işleri, internet, reklamlar, saçmasapanlıklar, soruyorum, şikayetlerim

İspark’a borç yazdırdım ;)

Adliyeye işim düştü.

Aniden düştü. Otoparka daldım, cebimde kuruş para yok..

Çıkamadım.

Görevliye ehliyet bırakıp para çekip geldim. :(

Veresiye park etmiş bir insanım. Migros’tan da veresiye alışveriş etmişliğim var. Büyük kurum ve kuruluş ama çalıştırdığı insanlar beyefendi, halden anlar kişiler olunca işimiz halloluyor.

Lakin #ispark, değerli kurumum..

Üzerimde para yok, yaz plakaya ?

olmuyormuş Adliye otoparkında. (Başka yerlerde oluyor…Park görevlisi yoksa mesela, münasebetsiz saatlerde bırakıp alınca arabayı sonradan internetten ödediğim oldu)

Kredi kartı kabul et?? etmiyormuş

 

 

eeeooooof ya

 

Yorum bırakın

Filed under araba, saçmasapanlıklar, soruyorum, şikayetlerim

İsmen ve resmen dert

Her ana babanın çocuğu üzerinde birçok hakkı var. Çocukların da ana baba üzerinde üç hakkı varsa, yani ahirette anasindan babasindan hesabini soracağı üç şey varsa, biri de güzel bir ismi olması.

Çocuğa güzel bir isim koymak çok önemli.

Sırf Kuran’da yazıyor diye, Büdü (iyyakenabüdü) koymamak, mesela. Kezban da boyle bir isim.  Yalancı anlamında.

Yaşlıların, ölmüşlerin isminin koyulmasını da çok garip buluyorum. Çok gereksiz. İki kuşakta bir isimler aynı.

Mehmet’in oğlu Ahmet, onun oğlu dedesi gibi Mehmet, onun oğlu gene Ahmet… Kıt işte.

Ve bir çocuğun bir ismi olur.

İlk çocuk diye mi bilmem, bana iki isim koymuşlar, ikisi de nüfusta geçiyor. Bir de geleneksel göbek adım var. Topladın mı üç… Gerçi ikinci ismimi bir tek okuldaki arkadaşlarım bilebilir; yoklamada yazardı. Hiç kimse bugüne kadar bana o isimle hitap etmedi, herkes bana İpek der. Benim adım İpek. Babam rahmetli, “Menderes’in gelininin adı” diye beğenip koymuş. Bence güzel isim. İpek Kramer de bayağı karizmatik, hoş kadın.. Diğerini nüfustan sildiresim var, lakin annem bozuluyor.

Bir de bankalardan arandığımda müşteri temsilcisi kullanır öbür ismimi. Hafif bir telaş sarar, sanki “Bilmemne Hanım” değilmişim de rolünü yapmaktaymışım gibi. O da ben, ama değil işte.

*-*-

Esas kardeşimin iki ismi var kiiii.. Biri babaannemin ismi. O da zorla koydurulmuş bir isim. Eski, arapça,  son derece modası geçmiş bir isim. Bacım süper olduğundan zaman zaman bize “Şükriye” olur.. “Ben yapmadım Şükriye yaptı”, “gelin Şükriye size bir şey diycek” gibisinden gayet şizofrenik-komik lafları vardır kendisinin…

Her yerde de sorun aslında. İki isim güzel değil. (iki soyadım var ki, ona hiç gelmeyelim)

*-*-

Bir  kuzenimin eşini “Serdar” olarak tanıdık. Çocuk bize Serdar… Ailesinin bir bölümü ise “Veysel” olarak biliyor kendisini. Baba tarafı bir isim koydurmuş, Anne tarafı diğer ismi… İki taraf da yıllarca inat ederek çocuğu KENDİ ismiyle çağırmakta. Hatta babaannenin büyük mecliste, “kendini bilen Veysel der!” şeklinde kestirip atmışlığı varmış…

Yıllar boyu süren kriz ve gerginlik. Noolur yani? Nooolur???  Serdar da ” Ben de aptal gibi oldum, kim ne derse bakıyorum” diyordu…

Aynısı son doğan yeğenimde de yaşanmakta. İki isim koydular. Biri “A” diyor, biri “B”. Ben şimdilik bebiş diyorum, bebişin hiç umrunda değil. Bir karar verseler de ben de kurtulsam. Tamam iki isim koy, on isim koy, ama tek isimle çağıralım biz. İşi yokuşa sürmeyin….

Çocuklara birer isim koyduk. Sen sağ, ben selamet.

Amma, bu yazının konusu :

gerçekten iki isim konmuş ve iki isimle çağrılan çocuklar

Cansu Gülnur- Ali Kemal- Aleyna Sude – Hatice Kübra- Buğracan Akif-

Ne bileyim, Barış Manço, Sezen Aksu, Kurtalan Ekspress  filan der gibi, kendi çocuğuna iki isimle hitap ediyor kadın/adam… Çok saçma.

daha fenası var…

(uzun zamandır bekliyor yazı taslakta. 07/05/1012’de başlamış bırakmışım. “daha fenası” olarak yazacağım lakırdıyı unutmuşum=bunu yayına bu şekliyle veriyorum)

7 Yorum

Filed under aile, çocuk, saçmasapanlıklar, soruyorum