Çocukları zehirleyebileceğiniz iki yerleri vardır.

Kulakları.

“anlamaz, duymaz, onun bir şeyden haberi yok” kadar canice bir boşbulunuş olamaz. Çocuğun yanında hiç bir şey konuşulmaz. Duyduklarını işlemlemesi zaman alır ve çoğunlukla da kısıtlı hayat tecrübesiyle çok yanlış bir sonuca varır.

Ben küçükken, yedi yaşındayken; 80’lerde ev taksidi ödüyorduk. Hem kira hem de taksit büyük ihtimal evde bütçeyi daraltmıştı. Artık konu her ne ise, annemle babam oturmuş “onu alamayız bunu alamayız, ona para verirsek şuna veremeyiz” şeklinde münakaşa ederlerken bunu duymuşum. Ertesi günü ilkokul 1. sınıftan dönerken, sokağın köşesinde annemin gittiği kuaföre girip “iş arıyorum” demişim. sanırım. belki de “eleman aranıyor” yazısı vardır. tam bilemiyorum tamamen unuttum çünkü.

Adamcağız gülmüş, “sen ne iş yaparsın burada?” diye.. “yerdeki saçları süpürürüm” (Küçük Emrah mode on değil yalnız. gayet de ceo bir tarzla. sen ceketi al çık ben işleteceğim burayı havaları) “olur molur” deyip savmış beni.

Eve gelip de “ben iş bulduuum” deyince annemin yüreğine inmiş. Daha fenası kuaförün çenesi sayesinde bütün mahalle (ve annemin gün çevresi) ilk iş girişimimi haber almış.

Bunu bir “girişimci ruh” değil de “durumumuz yoktu okutamadık” haline tırmandıran kriz sonucu acaip aile içi görüşmeler yapıldı. Psikolojiler sarsıldı.. Ani bir kararla para konuları tamamen gizlendi, bana da harçlık falan verilmedi. “Ne lazımsa söyle baban sana alır” günleri başladı.

Aynı şekilde, televizyon/radyo/internette çocuklar açık iki kulakla bilinç altlarını dolduruyorlar. 12 yaşına kadar soyut kavramları anlayamadıkları için çok yanlış sonuçlara varıyorlar.

Çizgi filmler bile masum değil. Bu nedenle, TV sadece erişkin gözetiminde izlenmesi gereken bir silah. Çocukların dizi izlemesi ya da haber seyretmesine izin vermeyin. İnternet araması bile yaparken çıkan reklam linklerinin cazibesine kapılıp abuk sabuk sitelere gidebileceklerini unutmayın. Çocukları aşırı bilgiden koruyun. Ülkemizde eğitici çocuk programı yapılmıyor. Örnek susam sokağı.

Sosyal medya alışkanlıklarınızı çocuklarınızın yanında tartışmayın.

 

3 Yorum

Filed under çocuk

Öfredat Müfredat

Eğitim önemli. Çok önemli. Uzun zamandır düşünüyorum, YENİ EĞİTİM SİSTEMİ kurdum.

Benim eğitim anlayışım şu: geçerli temel bilgi verilecek ve durulacak. ilerletmek isteyene kaynak ve yol gösterilecek, her seviyede online ya da fiziksel eğitim mevcut olacak ama sadece arzu edene. Bu konuda bir şey öğrenmek isteyen aynı ismek gibi kursuna gidecek.

İlkokulda mutlak surette, mec-bu-ri öğrenilecek şeyler şunlar:

Türkçe: Okuma yazma. Kitap okuma alışkanlığı.

Fen: Fizik, kimya, doğa ve canlılar üzerine temel bilgiler. Vücudumuz ve sağlığımız. Doğru soluk alma. Basit ilk yardım.

Matematik: Dört işlem ve problem çözme. Basit geometri.

Beden eğitimi: gerçekten BEDEN EĞİTİMİ. futbol voleybol değil. ciddi anlamda her gün sabah kültür fizik yapmak. uzak doğunun şu güneşi selamlama hareketleri var ya mesela. okula servisle geliniyorsa bile servislerin okuldan 1 km uzağa park etmesi sağlanmalı. Çocuklar sıraya girmeyi, sırada kalmayı  ve düzenli hareket etmeyi öğrenecekler.

Müzik: öncelikle SESSİZLİK öğrenilecek. ritm ve dans içeren bir eğitim olacak. Zorla fülüt mandolin çalmak yasak. Yeteneği olan ayrıca sınıfa alınır. Herkesi çalmaya zorlayamazsınız. Folklor da olacak vals de. En basit şekliyle. Ancak kendi üstü başıyla. özel kıyafettir bilmemnedir yok. Her an zeybek de oynayabilecek iki adım, kugu golu adımları da atabilecek.

Yabancı dil.. Her gün 1 kelime ezberlenecek. en basit, bir bebeğin konuşma öğrenmesi gibi. ayda 20, yılda 140, ilkokul sonuna kadar 400 kelime ezbere geçecek. Oyundur filmdir isteyen ilerletir. Kurslar mevcut.

Sosyal bilgiler..iki branş:

(Coğrafya)-Evren-Güneş sistemi-dünya-kıtalar-ülkeler-Türkiye-bölgeler-şehirler-kendi şehrin-kendi mahallen ve evin. A’dan Z’ye başkent ya da nehir ezberlemece yok.  Oradan sonrasi ilerletmek isteyen devam eder.

(Toplum) İnsanlar ve yaşam kuralları. Görgü. Ahlak. Temizlik. Yardımlaşma. Çevre bilinci. Sosyal hizmetler. Yemek pişirme, dikiş dikme, kravat bağlama, çivi çakma. Büyüklere saygı, küçüklere koruma. Her öğrencinin bir üst ve bir alt sınıfta destek kardeşi olacak.

 

Kesinlikle ödev yok. Konu öğrenilecek. Ezberlenmeyecek. İçe sindirilecek. İlkokuldan yeterli donanımda 10 yaşında çocuklar üretmesi beklenecek.

 

 

 

4 Yorum

Filed under çocuk, ilkogretim, kültür

Yağmur’dan

instamomsavar adlı kullanıcının avatarıÇağla Düvenci Sönmez

Bu bir veda mektubu değildir.

Başlangıçta her şey bir düşünce bulutuydu. Sonunda her şey beklediğimiz gibi.
Her hikayenin iyi kötü bir sonu vardır. Mutlu sonlar ”sonsuza dek mutlu yaşadılar.” ile biter. Almanlar genellikle ”Eğer ölmediler ise, bugün hala yaşıyorlar.” cümleleriyle bitirir.
Sanırım bizim hikayemize en uygun olanı bu. Bir bölümün sonuna geldik, ikinciye geçiyoruz.

Bir ayı aşkın süredir bu olayın içindeyim. İçindeyken, dışarıdan izlemek pek mümkün olmuyordu benim için. Çağla Düvenci Sönmez’in belirlediği bir gidişatın içinde ben de onunla birlikte hareket ediyordum. Onun attığı her yeni adım, benim de onunla yeni bir adım atmama sebep oluyordu. ”Sen nasıl istiyorsan öyle olsun Çağla” diyordum. ”Sen mutlu mesut paylaşımlarına devam edeceksen, biz de seni ayıplamaya devam edeceğiz.”
35 bin kişi değildik biz, görünürde o kadardık. Sokakta olayı bilmeyen birini çevirsen, beş dakikada: ”Sahte psikolog, hakaret ediyor, yanlış öneriler veriyor, ağzı bozuk” diye birine açıklasan, biz 35 bin +1 kişiydik. Seninle ilgili övebileceğim…

View original post 1.368 kelime daha

Yorum bırakın

Filed under Diğer

DE(MOK)rasi

Bir varmııış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, antik çağlardan birinde bir kasaba varmış. Kasaba civardaki köylerin pazarının kurulduğu bir ticaret merkezi aynı zamanda da kent-devletlere çıkan yolların da kavşağında olduğundan işlek bir yermiş.

Kasabaya en yakın köyde yüz kadar kişi yaşarmış. Yaşlısı da bebeği de köyünü severmiş. Köyün işleriyle beraberce ilgilenirlermiş çünkü büyük bir aile gibiymişler. Neticede herkes herkese akrabaymış. Bütün kararları bir arada el kaldırark oylamaya verirlermiş ve buna da Yunan olduklarından yunanca demos-kritos (halk-güç/halkın gücü) derlermiş.

Bir gün, köy evlerinin besledikleri keçilerin bir diğer evin bahçesine girip sebzeleri yemesiyle çirkin olaylar çıkmış. Köyün yaşlıları “evlere alçak duvar çevrilsin” derken gençleri “biz kasabada gördük duvarları yüksek yapıyorlar, bahçe duvarları yüksek olsun” diye itiraz etmişler. Orta yaşlılar “maliyet, taş ağaçta yetişmiyor, duvar örecek adam yok” diye söylenmiş. En sonunda meydana toplanmış herkes. Tek tek itirazlar gözden geçirilmiş. Bir orta yola karar verilmiş. Bu sistemi pek beğenmişler. Ondan sonra ne olursa olsun toplanıp kararlar alalım demişler.

Demişler ama, armudun sapı üzümün çöpü diye ha bire toplantı çıkmaya başlamış. Herkes saat başı tarlayı sabanı bırakıp oylamaya katılmaktan bezmiş. “Arkadaşlar bu böyle olmayacak, her evden bir kişi gitsin, neticede fikir belli, hepimiz adına oylasın gelsin” deyip her evde en işe yaramaz, hasta, sakat birey kimse toplantılara onu salmaya başlamışlar. Eli iş tutan herkes işine bakmış, meclis de geneli ilgilendiren ortak kararlar vermeye devam etmiş.

Kalabalık azalınca kararlar daha rahat verilmeye başlanmış tabii. Er geç bütün kararlar verilip bitmiş. Şunu da yapalım? Yapmışlar. E köye bu da lazım.. onu da ayarlamışlar. İşlerin tümü bitmiş. İyi de, evde bu rahat yok, bu hürmet yok, ne yapsak? “Biz iyisi mi kendimizi vazgeçilmez kılalım” demiş en fırlaması. Köyü toplamışlar. “Biz köyün işlerini en iyi bileniz, çok mühimiz, bizsiz bu işler olmaz, bildiğiniz gibi değil çok zor ama feda ederiz kendimizi yeter ki köy rahat etsin” demişler.

Köy halkının canına minnet. Herkesin işi var gücü var, lağım taşınca, kuyu suyu azalınca, hayvanlarda bulaşıcı bir hastalık çıkınca, ala keçi çift doğurunca sorunları onların yerine çözecek birileri olması kolaylarına gelmiş.

Gelen geçen yolcular bu sistemi kendi köylerine uyarlamışlar. Kasabalılar da pek beğenmiş bu fikri. O güne kadar herkesin kendi evinin duvarına kadar ilgilendiği kasabada zaten genel bir temizlik, alım satım işlerinin denetimi, işlenen suçlardan korumak için polis ve yargılamak için de adalet sistemini kasaba eşrafı kendi ceplerinden ödeyerek yaptırmaktalarsa da, memnun da değillermiş. Sistemi beğenmişler. Ufak bir meclis planlamışlar. Her evden bir kişi değil de her mahalleden bir kişi olsun, o kişi de mahalleden çöpçünün, zabıtanın masraflarından paylarına düşeni toplasın demişler.  İlk vergi böylece doğmuş. Gerçi illa ki zaman zaman “ben en alt katta oturuyorum asansöre binmiyorum, apartman giderlerine katılmam aga” diyen tipler çıksa da, sistemi bir kere kurdun mu tıkır tıkır yürümüş.

Mahallenin kendi aralarında belirlediği kişi o mahallenin yerine o işleri halleden “hallederiz” kişisi olmuş çıkmış. Asıl kişi olmayıp da onun yerine bakan anlamında “vekil” demişler ona. “Bize vekalet et, hepimiz adına çık konuş biz de rahat edelim, al sana para” demişler.

Ancak, genelde bu vekillik ya mahallede değersiz it kopuk takımından kişilere kalmış ya da nerde uyanık çakal varsa onlar atlamış vekalete. Çünkü aklıbaşında adamlar iş güç , ev bark, dükkan tezgâh sahibiymişler. Evdeki çöpün birikip kokmasındansa, ya da götürüp ataral ellerini kirletmektense; birinin gelip toplaması için cüzi bir miktar ödemeye de hazırlarmış. Burjuva sınıfı ile işçi sınıfı da böyle ayrılmış.

Adalet işlerini taaa hazreti Süleymandan beri muhakkak en güçlü aile üstlenmiş çünkü en varlıklı olan en adildir. Çünkü adalet çıkarı olana hizmet edebilir, insan nefsi doymaz ve vicdanı da sağırlaşabilir.

Bu arada krallar/beylikler doğmuş. Etrafındaki herkesten daha güçlü daha merhametsiz olan başına taç geçirip başa geçmiş. Sorunları genellikle bileğinin gücü ile çözen kral itiraz edenin kellesini aldığından ve malına mülküne konduğundan kraldan yana olmak sağduyulu bir hareket haline gelmiş. Para mı bitti, saldır yan krallığa.. Ürün mü az, yardır öbür komşunun tarlasına.. Güç kimdeyse onun borusu ötmüş. Düşmanlarını daha aç daha muhtaç bırakanın krallığı daha uzun sürmüş. Adı anılınca kaçacak delik aranan zalimlikte olanların namı yüzyıllarca bilinmiş.

Örneğin Augustus. Roma imparatoru. Takvimler yeniden düzenlendiği ara imparatordu. Her ay gül gibi otuz gün çekerken “lan ben koskoca imparator olayım da kendi ayım olmasın mı hüleaan? nedir hep tanrı adları hep tanrı adları? En sıcak en güzel ay bundan böyle benim adımla anılacak ve Ağustos olacak. Üsteliiik, hepsinden de bir gün daha fazla olacak. Boru mu? Gidin en son aydan bir gün çıkartıp benimkine ekleştirin…” demiiiş.

O zamanlar yıl martta başlamakta, güneşin Koç burcuna girmesiyle. Hala ilk burç Koçtur. Yılın son ayı Şubattan bir gün (ç)alınmış, Agustus beye feda olmuş.

E ona olur da sonra gelen Jül Sezar açıkta mı kalır? Derrhal kendisine daha da önceki bir ayı almış (Jules/July=Temmuz). Bir gün de kendi ayına ekletmiş. Şubatçık 28 gün çekiyor o gün bu gündür.

Yalan dünya..

 

 

3 Yorum

Filed under arkası yarın

Anlayana…

#Kinsan’ların sloganı. Herhangi deriiin(!) manalı bir fotoğrafın altına iliştirilen depderiiin bir kelime.

Çog anlamlı. Çünkü derin. E çünkü öyle herkeş anlayabilemez. Ama ben anladım. tabiyki o benim ileri anlayışlılığım. ama sen anlayabilir misiniz bilmiyorum belli değil o. seviye yok sende. bende var. ben anladım. bir defada.  şıp diye anlarım hatta. 

“anlayana” yazayım da okuyanlar hayran olsun. vay anam babam, nassıl da anlamış niyçin ben anlayamıyorum. been anlayabilsem beynim yanar demek ki.. desinler. yanar tabi. beyin bu. benimki süper. anlıyorum ben. anladım hatta. öküz yok karşında. yok ama, işte, anlayana..

———————————————————-

çok değerli bir arkadaşımdan öğrendiğim atasözü: “akla nazar ermezmiş, herkes kendininkini beğendiğinden” (@hopelovefun)

Yorum bırakın

Filed under instagram, internet, saçmasapanlıklar

Bloggercikler

İnternette 1997’den beri varım, bebekliğini bilirim yani. Çevirmeli ağ, modem sesi, mirc, asl, icq, yahoo gruplar, aklınıza ne gelirse hepsini yaşadım.

Ülkenin ilk bloggerlerinden biriyim, samimi söylüyorum internete erişim bu kadar yaygın değilken daha bir bilinçli kesim online idi.

Şimdi her telefon sahibi bir yandan fotoğraf sanatçısı bir yandan da mikro blogger (bilogger) olduğundan benim içim şişiyor.

Kadınların eğitim ve iş hayatına atılmaları lazım. Bu atılganlık olan atılmak değil atmak kökünden at-ılmak. Birileri itip bu kadınları işe filan atsın. Bu kadar boş vakitte ve bu kadar internete erişim kolaylığında “ulan bilgi çağındayız, dünyanın her yerinden her şeyi görüp öğrenme fırsatı açıldı önüme  iki lokma bir şey alayım” değil “oha herkes bana baksın, onu da koyayım bunu da göstereyim, veri kirliliği yaratayım, saçmasapan şeyleri paylaşayım, bana ilgi gösterin hüop” kafasında yaşamaya başladılar.

İnterneti bir aile fotoğrafı albümü olarak kullanmaları bence çok da dert değil. Kendi sayfasıdır, duvarıdır. Sümüklü sıradan çocuğunu; değersiz, çin malı, birbirinden ucuz, her milyoncuda satılan fincanını tabağını sergiler; duvarında bir tek tablo, sehpa üzerinde bir tek kitap dergi olamayan vasat evinin fotoğraflarını yayınlar da yayınlar. Oraya kadar tamam.

O kadarla da kalmayıp gayet mühim olduğunu düşündükleri lüzumsuz fikirlerini saçmaya da çok teşneler. İşte orada büyük bir terslik var. SANA NE? cevabını alınca “ama ben fikrimi söyledim, saygı duyacaksın” diyorlar. FİKRİNİ SORAN KİM?

Sen kimsin? Yetkin, bilgin, diploman nedir? Sıfır bir insan, eline internet geçince alim oluyor başımıza. Ağzının payını alınca da zırlıyor.

Bunların en nefisi, instagramdaki sabun sayfama özelden yazan “biloggerler”. Hamfendi sağdan soldan arakladığı fotoğraflarla kozmitik biloggeri, yaşam goçu, piskolog, kanaat önderi oluyor. Bir şekilde takipçi kazanıp/satın alıp sonra da postu serip çalışmadan geçinmeye başlıyor.

Yüzde kırkı kopyala yapıştır bir mesajla başlıyor iletişime. “Zottirik’le yaza merhaba blogger toplantıma ürün sponsoru olmanızı rica ederim” tarzı bir mesaj. Manası  şu: Bana bedava sabun gönder, gelen beleşçilere ne kadar çok mal sağlayabilirsem o kadar büyük bilogger oluyorum, üstelik bu “etkinliği” yayınladıkça takipçiler bütün bu avanta ürünlere konmama ağızları sulanarak bakacaklar, sen reklam zannedeceksin ama aslında benim havam olacak.Oh ne iyi ne popi”

Salak yerine konmak. Hiç sevmem.

Belli bir kaç firma pr olsun diye bir bütçe ayırmış birşeyler yolluyor. Onlar yolladıkça çingene-bilogger dilenmesi katlanarak artıyor, “bana da yollaaa” diye firmanın kapısını aşındırıyorlar, adamlar bıkıp yollamayınca “takipçilerime bildireceğim sizi kötüleyeceğim, batıracağım sizi” şeklinde ucuz tehditlere gidiyorlar.

Gelen ürünler ne oluyor?

Bu etkinliğe doluşan on tane adı sanı belli olmayan bilogger çanta dolusu malı eve taşıyor, kafasına göre üç beş tanesini ve etkinlikte ne giyip ne makyaj yaptığını yayınlayıp “Sevgili Zottirik beni de çağırmış. Bunu da filan firma sponsordu o verdi bize, zaten çok severim, iyi ki var, oğluma adını koysam yeridir, şahane bir ürün Allahım bundan önce ne boktan şeyler kullanmışım nihayet ben de bu ürünün kullanıcıları arasındayım herkese tavsiye ederim” yazıp bir sonraki etkinlik için sıra beklerken elindeki bu ıvır zıvırı ya atıyor ya da yedek bir hesaptan satışa koyuyor.

Diğer bir yüzde kırk, takipçi sayısına güvenip rastgele bir hashtagı takip ederek herkese “Ürünlerinizi deneyimleyip sizi takipçilerime tanıtmak istiyorum, bana ürün yolla” şeklinde mesajlar atıyor. Bu ürünün ne olduğunu bile bilmiyor, ne takip etmiş ne bir beğeni yapmış. Hızlı hızlı mesaj çekip isabet ettirmeye çalışıyor. Yanılıp bir şey, örneğin şampuan gönderen olursa “ay super, bundan sonra başka şampuan kullanamam” tarzı bir metinle fotoğraf yayınlıyor, işin güzel tarafı en az 5 başka şampuanı da böyle övdüğü resimler biraz aşağılarda.

Deneyimlemek istiyorsa bir zahmet satın almasi gerektiğini, isterse indirim yapabileceğimi ama asla bedava yollamayacağımı söylediğimde “eee ama niyeee, öbür enayiler yolladı ama” şokuna giriyorlar.

Kalan yüzde yirminin yarısı saygın, araştırmacı, hangi arabaya binerse onun türküsünü söylemeyen, firmalara “gebe kalmayan” kişiler. İşte onlara bayılıyorum. İlgiyle izliyorum.

Diğer yarısı etkinlik akbabası. Her yere çağırılıyor, her yere gidiyor. Elinde sarıya boyalı saç/ metreslik/ağzı burnu güzelce bir çocuk ya da hepsi var. Peşindeki sürü ile takipçi sayesinde zehirli bir kibir gazıyla şişmiş balon bunlar ki, evlerden ırak.

 

 

7 Yorum

Filed under insan olmak, instagram, internet, kültür, kozmetik, saçmasapanlıklar, sosyal medya

Barkodum (hatta karekodum)

Kelime Perisi iyi ki doğmuş.. pin kodunu buldurdu bana

 

Kaynak Şu ve bu

 

Ben biliyorum zaten de, buraya toparlayayım İpeyk kimdir nedir nasıldır?

Ona göre ayağınızı denk alırsınız.

 

 

Saf ve temiz kalpli , çocuksu bir yapısı vardır. Hassastır.İyi kalpli iyi niyetlidir. Kolay kanar ve kandırılır. Ancak kendilerini verip yoğunlaştıkları her işte başarılı olur. Adaletli davranılmamasına tahammülü yoktur.İdealleri için savaşır. Hemen tepkisini gösterir. Hitap yeteneği kuvvetlidir.Ancak ikili ilişkilerinde ikilemler yaşamaya yatkındır. Çevresindeki, dünyadaki olaylarla ilgilidir ve fikirlerini ifade etmeyi sever. Mizah onun işidir. Etrafındakileri neşelendirmeyi sever.Yeniliğe açıktır. Değişik ortamlara girmeyi sever. Keskin dilli ve zor bir insandır. Eleştirmeyi çok sever. Asidir ve sinirlendiğinde zor sakinleşir.Öğrendiklerini hemen uygulamak ister. Esrarengiz birisidir. Konuşmayı pek sevmez. Kolay heyecanlanır.Dışa dönük, muzip hatta şımarık biridir.Eleştirmekten hiç çekinmez.Çok saftır hemen inanır.

 

(5) ENERJİSİ İLE DOĞDUYSANIZ ,ÖZGÜRLÜK VE DİSİPLİNİ TEMSİL EDİYOR VE EN İYİ KAŞİFLERİ OLUŞTURUYORSUNUZ.
Hayat amacı beş olan bireyler, disiplin, odaklanma ve deneyim derinliği vasıtasıyla iç özgürlüğe ulaşmak için burada bulunmaktadırlar.
İç özgürlüğü deneyimlemek 5’ler için en önemli şey haline gelebilir. İç özgürlüksüz, koşulları ne olursa olsun kendilerini mahkum gibi hissedebilirler. Eğer ona sahipseler, hiçbir şey onları bağlamaz ve bu tür iç özgürlük, dünyada kendine güven ve bağımsız hareketler olarak tezahür eder.
Disiplin beşler için bir anahtar, bir çözüm yoludur; çünkü disiplin eksikliği odaklanma ve içsel kuvvetin gelişmesini önler. Disiplinli yaşam yoluyla özgürlüğün kapısını açacakları bilincindedirler hayatın tüm temelini oluşturan evrenin sipritüel yasalarının farkına vardıklarından daha derin bir özgürlük duygusuyla donanırlar. Sadece yüzeyde sekmekten çok, hayatı derinlemesine, deneyimin kalbine doğru kazacak disiplini geliştirmişlerdir. aşırı tutkuları ve serüvenci kişilikleri; onların heyecanlı ve sıradan olayları olağan üstü şeylere dönüştürmelerini sağlar.
Çabuk kavrayan ve hızlı öğrenen kişiler olduklarından canları kolayca sıkılabilir. Evrenin oyun alanı olacağı noktaya dek bilinçlerini geliştirmeye çalışırlar. O noktada bedenlerine hapsolmaktan kurtulurlar, çünkü doğal duru görü yeteneği ile bedenlerinin çok ötelerine yolculuk yapabilecek haldedirler.

 

 

3 Yorum

Filed under severim paylasirim

Bundan daha iyi bir sarki yapilmadi

1 Yorum

Filed under Diğer

Hiç Anlamadın Deli İnsan -ii-

Zamanında, 60’ların meşhur bir Türk şairi..

İntihar eğilimli, depresif, sorunlu bir insan. Zaten şair dediğin sorunlu olacak, his filan hissedecek (düz kadın ipeyk..benim için şiir divan edebiyatıdır. kendi matematiği müziği olan şiirlerdir.) Sokaklarda mahzun ve müseyin gezerken adamın biri gelir kendisine “hemşerim saat kaç acaba?” diyerek saati sorar.

Bu şairimiz ağır sinirlenir. Çünkü saat sormak yankesicilerin en bayağı numarasıdır, saftirik taşralılara saat sorar, adamın saatinin yerini beller, iki dakika sonra da bir biçimde yürütür.

“Ben saf mıyım? Enayi gibi mi duruyorum? Söğüşlenecek tip mi var bende? Saat sorulacak adam mıyım hüleayn” diyerek bi daha intihara teşebbüs eder. Kısa bir süre Bakırköy bîmârhânesinde müşahadede tutulur.

Bu bağlamda, adama hak vermemek mümkün değil.

Çünkü işin aslını biliyorsunuz artık. Olayın başına, tarihine ve adamın düşüncelerine aşinasınız.

Tek cümleyle birine özetlesen; “adama saati sormuşlar intihar etmiş”.. anlamaz kimse.

*-*-*-*-*-*-*-*-*-*

Başlığın kısaltması “HADİ”.

Hadileyerek yaşam sürdürmek beni süründürüyor. Hadi canım. Hadi. Hadi gülüm, hadi bir tanem, hadi kızım, hadi oğlum, hadi bey..Hadi kardeş/birader/kanka/gülüm/aşkım/bebeğim/evladım…..

Bir şeyi bir kere söyleyince iyi.

“Bu kürdanı buraya koyma”

İkincide, tamam diyorum insanlık hali.. “Hadi” giriyor devreye.

Üçüncü.. ÜÇYÜZ???!!!!! ÜÇBİN!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Deliriyorum. Öfke bir alev gibi fışkırıyor.

“BİR kürdan için bu kadar kızılır mı?”

Lan. konu. 1. kürdan. de. ğil!

Binlerce kürdan! Bin kere söylenmiş bin farklı kürdan konusu binbir olunca bardak taştı işte. BU kürdan değil genel olarak KÜRDAN KONUSU. Tansiyonum fırlıyor, elimde silah filan olsa vururum kesin. Öyle kararıyor gözüm.

Ve bunun gibi 1001 konuda 1001 şeye sinirleniyorum. Çok birikti. Çok fena ve fazla birikti.

Ve hatta şu da var,

 

En son gayet huzurlu başlayan kısa bir telefon görüşmesinin sonunda tansiyonum 16’yı geçti burnumdan kan akmaya başladı. Ne zorum var benim? Baktım olmuyor bakmıyorum. Yazık bana, ölmemeye gayret etmem lazım.

İnsanlar şu ya da bu şekilde, beni Bakırköylük edecekler bir gün. Mars’a gidem ben.

 

 

(Gözünü açtığın andan itibaren aksaklıklar, inanılmaz salaklıklar yağmur gibi yağıyor, ister istemez beyin kanamasından ölmemek için öfke kontrolü ve sabır öğrenmek zorunda kalıyorsun. Trafik başta olmak üzere, pekala mantıkla çözülecek hatta baştan mantık kullanılsa hiç ortaya çıkmayacak bir çok mini mini sorun insanlar tarafından düzenli olarak, aynı anda ve sürekli yaratılarak devasa bir çığ gibi maruz bırakıldırılıyor. evet ben uydurdum. sonra ipeyk niye sinirli.)

 

1 Yorum

Filed under aile, çevre, çocuk, insan olmak, kültür, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

Hiç Anlamadın Deli İnsan -i-

 

Giriş :

Burada size minnak bir iki ders:

Eskiden Saat : manuel ki ne manuel. Kendisi tamamen elde yapılan, üzerinde gerçekten cam olan, içindeki sarmal yayın kurulması ile dişlilerinin dönme enerjisini sağlayan, o yayın da 24 saatte bir kurulması gereken bir cihazdı.

Pahalıydı. Herkeste olmazdı. Saatin varsa zaten öylece elinde gezdiremezdin. Saatin kayışa bağlanıp kola monte edilmesi çok daha sonradır. Kadınlar ise kolyevarî saatler takar yahut da kalan herkes gibi, güneşin durumuna göre vakit tayini yaparlardı.

Saat için yelekte ve pantolonda saat cebi olurdu. O saati de sağlama almak için yine güzel bir kordonla pantolon kemerine yahut yeleğin iliğine tuttururdun. Buna da köstek denirdi.

Bir saat kolay alınmazdı. Babadan oğula geçerdi ve yüksek rütbeli memurlara filan emekliliklerinde armağan edilirdi. Saatin üst kapağını şöyle şal diye açıp saate bakmak çok karizmatik bir cümle sonuydu. “Ee, vakit tamam biz kalkalım. Arabayı hazırlasınlar”

ataturk-kostekli-saat

Atatürk’ün de bir çok yelekli takımda kullandığı ve hatta hayatını kurtaran köstekli saatleri vardır.

Saat sıklıkla şehir meydanlarına kurulan kulelere yerleştirilir, meydan saati adını alırdı. Bütün köy-kasaba meydandan geçerken saatlerini ayarlarlardı. Vakit o zaman da nakit miydi bilmiyorum. (güneşe göre ayarlanan saatleri ya da muvakkithaneleri de anlatırım bir gün)

İşte o köstekli saatler varlıklı insanlara ait bir simgeydi ve yolda yürürken saat sorulan adam zengin soran ise fakir adamdı; zengin durur, saati çıkartır, karşıdaki garibana okur, teşekkürünü alır yoluna giderdi.

Derken İstanbul’da başarılı yankesiciler ve dolandırıcılar türedi. Köyden davarı tarlayı satıp İstanbul’a gezmeye gelen ağalar, küçük şehirlerde ticaret yapan ve mal almaya gelen kalantor esnaf, hatta taşı toprağı altın bu şehri görmeye gelen sonradan görme kasaba eşrafını giyiminden/aksanından/etrafa hayranlıkla bakışlarından şıp diye tanırlar ve hazır onlar bakınırken kendilerini iyice bir süzerlerdi.

Bu yankesicilerin de çok ustalıklı branşları vardı. Örneğin “vay babamcılar”. Yolda yürüyen ve bakınan avı takip eder, az çok memleketini tahmin eder sonra da ilk köşede karşısına çıkıp bağıra bağıra “Uyy Mahmut emmi, kurban olduğum Allah seni burada karşıma çıkardı” deyip avı bir güzel özlemle (!) kucaklarlardı. Gençten bir elemansa önce eline atılıp öper, sonra boynuna sarılırdı.

Yüzde elli ihtimalle adı mahmut olmayan kurban bi şaşalar, “ben kimim? neredeyim? bu kim? beni tanıdığına göre ben onu tanımasam ayıp? kimlerden acaba? asker arkadaşım olmasın? birine mi benzetti?” karmaşıklığındayken o arada el çabukluğuyla cebinde koynunda kesesi saati nesi varsa hırsıza geçerdi. Genellikle hırsız “Hemşerim sen Sivas Fanfinfon köyünden Mahmut ağam değil misin? vay be, insan insana bu kadar benzer, e hadi bana müsaade” deyip kirişi kırardı.

Yahut cepçiler/tırnakçılar. Bunlar sessizce, kalabalıkta yankesicilik yapan ustalardı. Kalabalık genellikle suç ortağı tarafından yaratılır, özellikle yaşlıca ve tatlı dilli olan suç ortağı bir kenarda türkü söyler/ayı-maymun oynatır/bul karayı al parayı dümeni çevirirken etrafı kalabalıklaşınca “abilerim yankesicilere dikkat edelim, cüzdanları kollayalım” uyarısını “insaniyetinden” yapardı.

Toplaşan kalabalıkta herkes elini kesesi-cüzdanı-saati neredeyse oraya bir atar, pıtpıtlar, yerinde olduğunu hissedince önündeki şovu izlemeye devam ederdi. Kalabalığa karışmış bekleyen cepçi, en kalın cüzdanları ve yerlerini seçer, azıcık itiş kakışla hissettirmeden çekiverirdi.

 

1 Yorum

Filed under kültür