Category Archives: arkası yarın

Dava deve oluyor(1)

Memlekette rahmetli amcamdan kalma bir dükkanın 1/6 hissesine sahibim.

Herhangi bir şeyin 6’da biri devede kulak sayılabilir. Örneğin dükkanda bir kiracı berberlik yapıyor ve aylık 900 kira ödüyor. (İnşallah.. çünkü ortada kontrat yok, para elden alınıyor.muş) bana ayda 150 lira düşüyor. Eh. Şükür.

Ama o da aylarca gelmiyor. (Upuzun bir hikaye). Amcam sizlere ömür terk-i dünya edeli 10 yılı geçti. Benim de içime daral geldi.

Diğer ortaklara payımı teklif ettim almadılar. Olabilir, mecbur değiller. Satalım diyorum,”kriz var ucuza gider.” Diğer ortaklarin hâli vakti yerinde maşallah ihtiyaç yok demek ki, ne diyeyim.

Ucuza da olsa gitsin, ben beklediğim paramı alayım bitsin bu iş dedim.

Bitmedi. 2017 mayista izale-i şuyu davası açtım. Ortaklığın giderilmesi anlamına geliyor.

Avukat buldum, para ödedim.

Defalarca tebligatlar yazıldı taraflara, masraf ödedim. Ve ptt sayesinde tebligatlar iletildi iletilmedi, bir iki duruşma tebligat beklenerek geçti. Whatsapp çıktı ne fayda..

Iki kere keşif yapıldı. Harcırah, bilirkişi ücreti ödedim.

İcra yoluyla satış kararı nihayet verildi. 3. yıl bitiyor. Ve şimdi 5.000 TL ilan bedeli istiyor mahkeme.

Gazete mi kaldı ne ilanı!?

Tüm masrafları satış sonrasında geri alabileceğim de.. yeter da! Hakkımı almak için manasızca para harcıyorum. Dolar oldu şu kadar..

Satış bedelinden hisseme düşenin bir kısmını borç harç mahkemede yedim. 3 yıl süren çok basit bir dava. Ve icradan satılacağı için yarı fiyatına satılacak. Yazık.

Hadi bizim durum müsait, dava açabilecek paramız var.

Ya olmasa?

Adalet mülkün temeli, amenna. Mülk nasıl olsa da vefatı müteakip anında yeni malikine geçebilse? Bu kadar alengir şart mı?

Sinirliyim blog. Vermeyeceğim 5000. Beklesin.

2 Yorum

Filed under aile, arkası yarın, soruyorum, şikayetlerim

DE(MOK)rasi

Bir varmııış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, antik çağlardan birinde bir kasaba varmış. Kasaba civardaki köylerin pazarının kurulduğu bir ticaret merkezi aynı zamanda da kent-devletlere çıkan yolların da kavşağında olduğundan işlek bir yermiş.

Kasabaya en yakın köyde yüz kadar kişi yaşarmış. Yaşlısı da bebeği de köyünü severmiş. Köyün işleriyle beraberce ilgilenirlermiş çünkü büyük bir aile gibiymişler. Neticede herkes herkese akrabaymış. Bütün kararları bir arada el kaldırark oylamaya verirlermiş ve buna da Yunan olduklarından yunanca demos-kritos (halk-güç/halkın gücü) derlermiş.

Bir gün, köy evlerinin besledikleri keçilerin bir diğer evin bahçesine girip sebzeleri yemesiyle çirkin olaylar çıkmış. Köyün yaşlıları “evlere alçak duvar çevrilsin” derken gençleri “biz kasabada gördük duvarları yüksek yapıyorlar, bahçe duvarları yüksek olsun” diye itiraz etmişler. Orta yaşlılar “maliyet, taş ağaçta yetişmiyor, duvar örecek adam yok” diye söylenmiş. En sonunda meydana toplanmış herkes. Tek tek itirazlar gözden geçirilmiş. Bir orta yola karar verilmiş. Bu sistemi pek beğenmişler. Ondan sonra ne olursa olsun toplanıp kararlar alalım demişler.

Demişler ama, armudun sapı üzümün çöpü diye ha bire toplantı çıkmaya başlamış. Herkes saat başı tarlayı sabanı bırakıp oylamaya katılmaktan bezmiş. “Arkadaşlar bu böyle olmayacak, her evden bir kişi gitsin, neticede fikir belli, hepimiz adına oylasın gelsin” deyip her evde en işe yaramaz, hasta, sakat birey kimse toplantılara onu salmaya başlamışlar. Eli iş tutan herkes işine bakmış, meclis de geneli ilgilendiren ortak kararlar vermeye devam etmiş.

Kalabalık azalınca kararlar daha rahat verilmeye başlanmış tabii. Er geç bütün kararlar verilip bitmiş. Şunu da yapalım? Yapmışlar. E köye bu da lazım.. onu da ayarlamışlar. İşlerin tümü bitmiş. İyi de, evde bu rahat yok, bu hürmet yok, ne yapsak? “Biz iyisi mi kendimizi vazgeçilmez kılalım” demiş en fırlaması. Köyü toplamışlar. “Biz köyün işlerini en iyi bileniz, çok mühimiz, bizsiz bu işler olmaz, bildiğiniz gibi değil çok zor ama feda ederiz kendimizi yeter ki köy rahat etsin” demişler.

Köy halkının canına minnet. Herkesin işi var gücü var, lağım taşınca, kuyu suyu azalınca, hayvanlarda bulaşıcı bir hastalık çıkınca, ala keçi çift doğurunca sorunları onların yerine çözecek birileri olması kolaylarına gelmiş.

Gelen geçen yolcular bu sistemi kendi köylerine uyarlamışlar. Kasabalılar da pek beğenmiş bu fikri. O güne kadar herkesin kendi evinin duvarına kadar ilgilendiği kasabada zaten genel bir temizlik, alım satım işlerinin denetimi, işlenen suçlardan korumak için polis ve yargılamak için de adalet sistemini kasaba eşrafı kendi ceplerinden ödeyerek yaptırmaktalarsa da, memnun da değillermiş. Sistemi beğenmişler. Ufak bir meclis planlamışlar. Her evden bir kişi değil de her mahalleden bir kişi olsun, o kişi de mahalleden çöpçünün, zabıtanın masraflarından paylarına düşeni toplasın demişler.  İlk vergi böylece doğmuş. Gerçi illa ki zaman zaman “ben en alt katta oturuyorum asansöre binmiyorum, apartman giderlerine katılmam aga” diyen tipler çıksa da, sistemi bir kere kurdun mu tıkır tıkır yürümüş.

Mahallenin kendi aralarında belirlediği kişi o mahallenin yerine o işleri halleden “hallederiz” kişisi olmuş çıkmış. Asıl kişi olmayıp da onun yerine bakan anlamında “vekil” demişler ona. “Bize vekalet et, hepimiz adına çık konuş biz de rahat edelim, al sana para” demişler.

Ancak, genelde bu vekillik ya mahallede değersiz it kopuk takımından kişilere kalmış ya da nerde uyanık çakal varsa onlar atlamış vekalete. Çünkü aklıbaşında adamlar iş güç , ev bark, dükkan tezgâh sahibiymişler. Evdeki çöpün birikip kokmasındansa, ya da götürüp ataral ellerini kirletmektense; birinin gelip toplaması için cüzi bir miktar ödemeye de hazırlarmış. Burjuva sınıfı ile işçi sınıfı da böyle ayrılmış.

Adalet işlerini taaa hazreti Süleymandan beri muhakkak en güçlü aile üstlenmiş çünkü en varlıklı olan en adildir. Çünkü adalet çıkarı olana hizmet edebilir, insan nefsi doymaz ve vicdanı da sağırlaşabilir.

Bu arada krallar/beylikler doğmuş. Etrafındaki herkesten daha güçlü daha merhametsiz olan başına taç geçirip başa geçmiş. Sorunları genellikle bileğinin gücü ile çözen kral itiraz edenin kellesini aldığından ve malına mülküne konduğundan kraldan yana olmak sağduyulu bir hareket haline gelmiş. Para mı bitti, saldır yan krallığa.. Ürün mü az, yardır öbür komşunun tarlasına.. Güç kimdeyse onun borusu ötmüş. Düşmanlarını daha aç daha muhtaç bırakanın krallığı daha uzun sürmüş. Adı anılınca kaçacak delik aranan zalimlikte olanların namı yüzyıllarca bilinmiş.

Örneğin Augustus. Roma imparatoru. Takvimler yeniden düzenlendiği ara imparatordu. Her ay gül gibi otuz gün çekerken “lan ben koskoca imparator olayım da kendi ayım olmasın mı hüleaan? nedir hep tanrı adları hep tanrı adları? En sıcak en güzel ay bundan böyle benim adımla anılacak ve Ağustos olacak. Üsteliiik, hepsinden de bir gün daha fazla olacak. Boru mu? Gidin en son aydan bir gün çıkartıp benimkine ekleştirin…” demiiiş.

O zamanlar yıl martta başlamakta, güneşin Koç burcuna girmesiyle. Hala ilk burç Koçtur. Yılın son ayı Şubattan bir gün (ç)alınmış, Agustus beye feda olmuş.

E ona olur da sonra gelen Jül Sezar açıkta mı kalır? Derrhal kendisine daha da önceki bir ayı almış (Jules/July=Temmuz). Bir gün de kendi ayına ekletmiş. Şubatçık 28 gün çekiyor o gün bu gündür.

Yalan dünya..

 

 

3 Yorum

Filed under arkası yarın

Blogun eskisi makbuldür.

Bir tanıtım etkinliği için geri dönüp bakmasam farketmeyeceğim, 19 Ağustos’ta 10. yılımı doldurmuşum! 

kendimi iyi hissettim. 

Maşallah bana. 

Ve nice nice yıllara! 

wpid-wp-1440666194019.jpeg

 

Teamüllere göre, çekiliş mekiliş yapmak lazım şimdi. Ay heyecan heyecan. 

 

12 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım, blog işleri, internet, kültür, severim paylasirim

Bi kuple macera ii

Günün en sevmediğim anı geldi çattı. Daha fazla erteleyebilecek gibi değilim.

Telefonu elime aldım, rehberden buldum numarayı, ekrana sıyırma işareti yaptım, telefon da aramaya başladı.

Görür gibiyim, benim telefonumdan çıkan sinyaller en yakın yansıtıcıya, oradan uyduya, sonra tekrar bir başka antene oradan da karşı telefona ulaştı. Telefon çalıyor, telefon asfaltın üzerinde çalıyor. Titreşimi de var, hafifçe dönüyor çaldıkça. Hop biraz daha döndü bak. Işıklanan ekranda adım yazılı. Telefon kaza mahalline oldukça yakın ama yine de hasarsız kurtulması enteresan. Sahibinin aksine. Sahibi olacak öküzün eli telefona çok yakın. Adamsa telefondan bir metre kadar uzakta yatıyor. Mesele şu ki o elin ucunda olduğu kol artık vücuduna bağlı değil, kökünden kopmuş halde yatıyor. Kendi kanı ve yağı yüzünün etrafında göllenmiş ama gözleri görmeden bakıyor artık. Fonda, araba takla attığı yerden yanmaya başlıyor.

-Allo?

Allah kahretsin açtı telefonu, güzel fantazim “pof” dedi söndü. İçimi çekip konuya girdim.

– Tamer bey, rahatsız ediyorum ama bir konuda size danışmam lazım. ..

————-

LeylaBacı açtı kapıyı. Fincanımı elime verirken “Sus” işareti yaptı. Bizimki sızmış gene. Yatak odası kullanmıyor kerata. Salon onun kendine ayırdığı odası. Kuzeyden ışık alıyor, her sanatçı gibi Cengo da bu net ışığa bayılıyor. Pencerenin altında pamuk prenses yatağı gibi cibinlikli bir yatağı var ve o yatağa serili halde şu an. Yatağın tam ayak ucu hizasında odanın en büyük televizyonu var. Bu tivi onun canı ciğeri. Son model, kıvrıntılı şeylerden. Bu tivide sadece izleme yapıyor. Filmdi mobeseydi hayatı buradan izlemekte. İnternet köleliğini sürdürdüğü başka boy boy ekranları ve tabletleri de var, muhtemelen alt dairenin tamamı server filandır. Naapmış bakalım dün gece?

Kahve kokusuna uyandı. Ayınmış sayılmaz ama uyandı en azından.

– Perihan abla’yı bitirdim. Çok şeker ya..

– Hemen Süper Baba’ya geç o zaman. Bayılacaksın. Paralelinde de Şehnaz Tango izle. O da sarar. Çok kalite diziydi. Ah Alev Sezer…

– Yetti o Alevsezer de yani.. Dallastan beridir bitmedi herifin lafı.

– Bitmez, bitemez rahmetlinin sesi gibi ses gelmedi daha.. Kıskanç it.

– Ne demezsin.. Bi kadını kulaklarından tavlamak hakkında kitap yazacağım.

– Yaşlan da yaz bari.

– ::((( meh. Ha, son yüzyılı sanalda komple yaşama maratonuma yardım ettiğin için teşekkür ederim, sen olmasan olmazdı. Kültürlü Kurdum benim

-Hrr. İyi ki sinemanın o ilk elli yılını gezdiğin döneme yetişmedim, içim bayılırdı; bütün o sessiz filmleri izledin mi gerçekten?

– Evet, ffwd tuşunun da yardımı ve bir aylık uykusuzlukla hallettim. Çok da enteresan bir şey yok, esas numara ikinci dünya savaşından sonra başlıyor. Kayıt işi harika doğrusu, bütün dünyayı an be an yaşamak istiyor insan. Ha, Hababam Sınıfı’nın da üçüncü bölümündeyim.

– Hababam sınıfının bölümleri olmaz, adları var onların. Hababam Sınıfı Uyanıyor o. Çıktı mı Şevket Altuğ? Ehehe,

-Eski İstanbulu seyretmenin hastasıyım. Şener Şen cidden hepsinden genç mi?

-Öyle biliyorum. Erken ağardı adamın saçları.. Onun da belli başlı filmleri var sırada merak etme. Hele Hulusi Kentmen’li seriler.. O Hooo. Hadi misin?

– Bir iki dakika bekle çıkarız.

————————————-

Burada bir saplama yaparak, Cenk’in o bankaya elini kolunu sallayarak nasıl girdiğini yazmam lazım. Bankanın merkez binasının arka sokağında bir özel okul var. Özel okulun servisleri de aynı sokağa park ediyor. Bir sürü iri beyaz minibüs. İçinden çocuklar inince, siyah takım elbiseli şöförlerle siyah pantolonlu hostesler ortalığa dağılıyorlar. Hostesi tanımak kolay. Elinde bir paket sigara ve bir de ayfon üst üste. Beyaz gömlek siyah hırka. Arkadan bakınca dün sabah düzleştiriciden geçmiş, dip boyası da gelmiş saçların kuyruğu ve kalça diz kapağı arasında kalan kısmın at nalı şekli standart. Şu kilot pantolon ya da jokey pantolonu gibi basenler, kız ne kadar zayıf olursa olsun butlar kabarık kabarık.

Bunlar hemen ilerideki pastaneden poğaça açma birşeyler alıp ayak üstü tıkınıyor sonra bir köşeye üşüşüp sigara tüttürmeye başlıyorlar. Sonra da koşar adım bir yerlere gidiyorlar. Sonrası bana lazım değil zaten. O kadarı yeter. Cenk siyah elbisesi ve en sarkık suratıyla bu sigara içilen köşeye yanaştı. Okul binasının civarında sigara yasak olduğu için en yakın yer burası, bankanın tam otopark kapısı. Zahmet edip bir de küllük dikmişler, ayaklı. Cenk sırtı duvara dönük çömeldi, ayakkaı bağlama numarasına geçti. Elindeki kürdana ağzındaki sakızı yapıştırdı, küllükteki söndürülmemiş izmaritlerden birini çıkardı. Aynı pastaneden aldığı poğaçanın yanında istediği ve elinde buruşturduğu ıslak mendili izmarite sardı. Hemen duman salmaya başlayan ıslak mendil için için yanmaya yüz tutunca dumanlar arttı. Biraz da üfleyerek gayret veren ve bütün bunları iki saniyede halleden Cenk koşar adım otopark güvenlikçisine gitti. “abi bizim kızlar sigara içerken yangın çıkaracaklar amk, bi su filan var mı dökelim” Güvenlikçi durduk yere çıkan bu krize ne diyeceğini bilemeyip bilinçsizce direkt emre uydu, su getirmek için güvenlik kulübesindeki su sebiline ulaştı, iki naylon bardak su doldurup gidip o suyu dökene kadar, kravatını sıkılayıp hızlı adımlar atan Cenk’i gözden kaybetti, zaten Cenk’e de bu kadarı yetti.

Gerisini zaten biliyorsunuz :))

 

 

 

 

3 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Bi kuple macera -i-

Bir sabah erkenden Cenk’e gittim. Mutfakta bi ton bulaşığın içinde uğraşan ama yine de camdan otoparkı kesmeyi ihmal etmeyen mütecessis LeylaBacı, kahvemi yetiştirdi.
“İpek hanım gene ot kök kaynatmış mis gibi tefallerin dibini yakmış..” diye dertlendi.
“O tencereleri ayır bari, hep onlarla oynasın elleme” dedim.
“Mundar etmiş zaten, dahaca yemek yapılmaz onlarda” diyerek tülbentini sıkıladı. “Hiç laf da ettirmiyor, kokuttu mutfağı ne diyeyim”.
“Tamam LeylaBacı, seviyor öyle, karışma. Bak taa ilkel zamanlarda biri söğüt dalını kaynatmış suyunu içmiş, bugun Aspirini ona borçluyuz. ”
Gitti ama bir süre dırıldandı içerden.

Cengo saç baş darmaduman masaya çöreklenmiş bir sayfaya iki elle yazı yazmakta, bir yandan da televizyonda Kara Şimşek izliyor.
– nabıyon?
+İyiyim sen napıyon?
-Leonardo DaVinci’nin taklidini yapıyorum. Adam aynı anda iki eliyle iki farklı metin yazarmış defterlerine. Ben henüz aynı kelimeyi yazabiliyorum ama bu da bişeydir. Buyur dene.
+ yaparım da şaşakalırsın. senden leonardo olmaz boşa uğraşma. Zekisin ama dahi değilsin canım. Ne kokuttun gene LeylaBacı sinire kesmiş.
-aman ya, bildiğin şeyler. Bu ara tatsız sinameki özü yapma derdindeyim. Bu 80’ler dizileri iyiymiş be.
+daha Alf var bekle.. :))
– bugun küçük ama insanlık için dev bir işimiz var. Akşama da müsekkin sabun yapacağım, bana kostik bulsana.
+ Ceeenk, tane tane, teker teker ilerlesek. İş ne iş?
– dedektiflik gibi bişey, Sherlock ben olacağım, bu işten gelen parayla haftasonu Baker Street’te geziyor olacağım.
+ külahıma anlat, yine karı kız meselesi mi, ikide bir git sen Londraya, süt beyaz kızlardan yüz bulamadan geri gel.. gümrüktekiler ne biçim dalga geçiyorlardır.
– hehehe.. komiksin, güleyim de boşa gitmesin Mrs.Watson. . O paranın bir bölümüyle seni hicaza göndereyim bari.  Artık bundan sonra da adıyla sanıyla Hacı’vatsın.
+?
– Kalk, Aya ayak basıyoruz bugün.

(* basarız dedi mi basarız. Hayırlısı)

1 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Devamı sayfa 2 Sütun 4 -(üçüncü bölüm)

(Bölüm Bir ve Bölüm İki )

En yakın AVM’ye daldık. Üstünü değişme zahmetine katlanmadı çünkü o kokarca t-shirtten sonra, sağlam bir hamam paklar bence artık çocuğu. Beni şaşırtmadı ve doğruca fast food’un başına çöktük.

– Anlat bakalım.

– Sen çok şanslı bi hatunsun biliyor musun?

-O nereden çıktı?

-Bana rastladın.. Ehehe kızma. Sizin kata çıktım, asansörde burun deliklerime biraaaz gliserin sıktım, böyle parıl parıl akıyor hafifçe burnumdan. Ara ara çekiyorum filan burnumu..Sekreter kusacaktı. Kenara iliştim, tabletten yazdığım metni ortak printere blututla yolladım. Pis pintiler, printer pintisi bunlar. Bi tane alır, herkese kullandırırlar. O da en kıdemli sekretere yakın durur. Tipik. Benim metin doğrudan Bilgen’e yazılmış gibi  çıktı oradan, “Bilgen hanım sizin radyatör için bir eleman gönderecekler, ilginize, Emre” diye bişey. Bunlar hep şikayet eder ya klimadan, ya kaloriferden.. Kesin Bilgen de dertlidir, üşümesin diye Emroş ona servis çağırdı sanacak.

Sekreter çıktıyı aldı, Bilgen dediğine götürdü. Bilgen’e beni nasıl övdüyse iki dakikada geri geldiler. Bilgen beni odasına aldı. Ben çömeldim kalorifere, biraz anahtarla dürtükledim filan, ama esas ordan bacaklarına bakıyorum. Seninki huzursuzlandı, kokudan da bunaldı. Vınladı.

Doğrudan bilgisayara. Verdim virüsü, bir yandan aktardım her bir şeyini, bir yandan da google’la oynadım az. Bi geldi beni bilgisayar başında gördü, sinirlendi, “niye elliyorsun, çekil oradan, işin bitti mi?”

Doğrudan memelerine diktim gözleri : “pardon, bitti abla” der demez bu kapıyı gösterdi bana, aldım çantamı fıydım. Uyuz oldu uyuz.

İlk iş bilgisayara bakacak, google’dan “büyük meme resimler, seks, resimli seks” aramalarına tilt olacak, beni, kokumu ve her bir şeyi ortamdan uzaklaştırmak için üstün körü bir history silişi yapacak, sonra beni komple unutacak.. Kafasından çıkarıp atmazsa rahatlık yok tabii. Varoş piçi.. ıyyy. Emreye teşekkür etmeyi bile unutabilir. Bağlantı çoktan koptu, ben alacağımı aldım, senin alacağını da şimdi şurada hallederiz, iş biter fiş gider..

– Manyak bişey bu, inanamıyorum.

Girdi tablette tıkırdadı, benim dosyayı mailime gönderip şirketin serverlerini de resetledi, bir haftada zor çözerler.

Oh olsun!

– Bana bi iyilik yapacaksın ama.

-Tabii ki, ne?

– Benim için çalış. Lütfen. Çok dağınığım. Bürokraside beceriksizim. Ben işime bakarken, işlere birinin bakması lazım. Ekibimde takılır mısın biraz? Bir yıl sadece. Onsekizime basıp reşit olana kadar.. İşleri kolaylayana kadar. Maaşını sen belirle.

– Düşünmeme gerek yok, Cenk, yaparım. Bana büyük iyilik yaptın, üste de para vereceksin, neden olmasın?

-Oldu bu iş.

Hem de ne olmak. Zaman içerisinde yeni arabamın yanında

<.MeteRiner. >

< Veteriner Hekim Mete Tarbaklı >

<Pet Sarf Malzemeleri, Pansiyon ve Cenaze Hizmetleri>

yazdığı da oldu, gecikmiş emlak vergilerini ödemek için kuyruklarda da bekledim. Ki kimisi rezidanslarda, kimisi sokak arasında 45 yıllık binada yirmiden fazla dairesini ve bir çok da başka gayrimenkulü idare ediyordum.

Çok acaip işlerine hizmet ettim. Çılgın şeyler öğrendim. Dehasına hayran olarak, sırdaşı olarak bir bütün yıl çok eğlendim. Kendi Dr.Who ve Sheldon Cooper melezim varmış gibiydi.

Resmi olarak 18 olur olmaz ilk şirketini kurdu. Para zaten yağıyordu, yatırımdan yatırıma uçtum ben de. Film prodüktörü de oldu, ülke çıkarları için pro bono işler hallettiği de.

İşte böyle. O gün bu gün, suç ortaklığımız da iş ortaklığımız da sürüyor. Gazetelerin manşetleri geçen hafta Cenk ve ünlü  bilmemkimin kızı üpünlü ikoncan’ın nişan resimleriyle doluydu. Magazin medyası üşüştü resmen. Kaçırmış olamazsın, ilk sayfanın tamamı ve devamı sayfa 2 sütun 4’te….

;)

5 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Devamı sayfa 2 Sütun 4 -(ikinci bölüm)

(Mevzunun başı burada)

…. O saniye telefonum öttü. Watsapp’tan mesaj. Cenk hazretleri. Ne yumurtlamış acaba diye düşünerek ekranı kaydırdım.

“Meryem anneye aldırma. İşini yapacağım”

Cenk??  Tam karşımda gözüme bakıyor. Kulaklığın kablosunu gösterdi. Cebinden çıktı uç. Yok deve. E bütün gün bizi dinlemiş bu… Ciddi Cenk bu mu?

“Meryem anne sen gidebilirsin, evde görüşürüz.”

“Peki oğluşum. Hadi İpek hanım size de hayırlı başarılar dilerim”

Kadın kalktı gitti. Arkasından baktım. Hiç bu kadar salak hissetmemiştim kendimi. Sonra Cenk’e baktım. O da bana bakıyor. Birbirimizi teraziye aldık resmen.

Lafa o girdi.

“Bakın. Berbat bir ailem vardı, her gece dayak yerdim babamdan. Alkolikti. İşsizdi. Okulda ezik ve sessizdim. Öğretmenler bilirdi bilgisayar merakımı, telefon rehberlerini yedekletirlerdi mesela, çektikleri fotoğrafları aktartırlardı CD’lere. Ben de hem kantinden tost yiyebilecek parayı kazandım hem de arşivime başladım. Bir gün, ilkokul dörtte Besinler ve Özellikleri ünitesinde patatese iyot damlatıp nişastanın mora boyaması deneyi sırasında, öğretmenimiz “nişasta soğuk suda çözünür, bu yüzden patates doğradıktan sonra soğuk suda bekletirseniz daha güzel kızarır” diye gereksiz bir bilgi verdi. “Yüzde kaç azalır?” diye sordum. “Bilmiyorum Cenk” dedi. “Öğrenmek kolay” dedim. İki dilim patatesten birini soğuk sudan geçirip ikisine de iyot damlattım. Biri açık mor oldu tabii, o zaman öğretmenin telefonundan fotoğrafını çekip Paint’ten her iki morun renk oranına baktım. Kadının dili tutuldu. Müdüre söylemiş, müdür ilçe milli eğitime bildirdi, testler mestler.. Acaip üstün zekalı olduğum anlaşıldı. Özel eğitime alındım.

Ailemden o hafta ayrıldım. Yatılı olarak okumaya başladım. Milli eğitimin derslerini bir buçuk yılda geçip lise diploması aldım. İngilterede üniversite okudum, bir kaç dil öğrendim.. Burslar murslar..  Sonra birden, o bildiğin inek tiplerden olmamaya karar verdim. Gelmişim onaltı yaşıma, hayatımı karanlık odalarda bilgisayar üslerinde mi geçireceğim? Bıraktım okulu, yaktım bursu çıktım. Açık havayı çok severim zaten. Üniversitede okumak için de bir isteğim yok. Öğrendim ben öğreneceğimi. Derin Web’e girdim. Kendi paramı kazanmaya başladım, biraz dünyayı gezdim, iş yapabilmek için de bir kaç vasi işe aldım. Meryem anne mesela, Adile Naşit’in yeniden dünyaya gelmiş hali. Saf suratına herkes tav oluyor. Ona hayır diyebilen çıkmadı. Hayatımdaki herkes kiralık. Ben böyle seviyorum. Hasta olunca doktora gidiyorsun, adamın zamanını ve bilgisini kiralıyorsun. Bana da 30 filan olana kadar büyükler lazım, kiralıyorum işte. Tek başına yaşayınca soru soran çok oluyor. ”

“Derin web filan.. Çok mantıklı aslında. Peki nasıl geçiniyorsun?”

“İnternette biraz spekülasyon, biraz özel hizmetler.. Değişik şeylere çok para veren insanlar var, ben de o parayı alıyorum. Birilerini tanıyan birilerini tanıyorum, işi bitirip parayı alıyorum. ”

“Çok şaşkınım. Bana yardım edecek misin? Çok para veremem.”

“Para istemiyorum, benim de küçük bir hesabım var görülecek. Aradan çıkaracağım gitmişken. Kalkalım mı?”

Kalktık, Cenk’in arabasına bindik. Yan tarafında

<Dikkat Acemi Sürücü. >

<Balay Sürücü Kursu>

yazan mavi bir araba. Bostancı’da eski bir binanın altındaki otoparka soktu arabayı. Bagajdan birşeyler çıkardı, üzerini değiştirdi. Sonra sürücü kursu yazısını söktü. Buzdolabı magneti gibiymiş meğer, büyük boy magnetler. Yerine

<Tek-Nik teknik servis.>

<Bilgisayar yazıcı toner onarım hizmetleri. >

<Yerinde Servis>

 yazanını taktı.

“Cenk afedersin ama çok pis kokuyorsun.”

“Biliyorum. Bunu özel satın alıyorum. Avcılar’da çamaşırhanede çalışan bi arkadaş bana yurtta kalan öğrencilerin giyilmiş t-shirtlerini ve kotlarını satıyor. Malın sahibine de “kaybettik abicim, al sana 100 lira git yenisini al” diyor. Sırf kaybedilsin diye çamaşır getirenler var artık… ”

“Çok saçma.”

“Belki. Bir çok kuru temizlemeciden mal alıyorum. Koku çok güzel bir kalkandır. İnsanların en temel duygusudur koku hafızası. İlk edindikleri ve en son yitirdikleri çok güçlü bir bellektir. Parfümlere dünyanın parasını veriyor insanlar. Birşeyler gibi kokmak için. Havaya para veriyorlar. Kullanmamak aptallık olur.”

Şirketin sokağına park ettim. Cenk aldı bir çanta, girdi binaya..

Biraz bekledim, sonra torpido gözünü kurcalamaya başladım. Makbuzlar, sigara paketleri, oje, kasket.. Bildiğin 8 köşeli köylü dede kasketi. Nerden bulmuş bunu bu? Bagajda neler var kimbilir. Risk almayayım. Oturdum beklemeye devam ettim.

Bir zaman sonra geri geldi. Bindi arabaya. “Hadi” dedi, bastım gaza. Ne yaptı acaba?

“Pornografik bir şeyler gizlemiyormuşsun gerçekten.”

“Buldun mu? Bulmuşsun”

“Buldum,benim iş tamam. Seninki zaten tamam. Bilgen’in de, bilgisayarının da  (….) kodum bu arada. Emre dediğin hıyar ilk iş onu kapıya koyar. Şimdi birşeyler yiyelim; anlatırım”

(devamı var…)

6 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Devamı sayfa 2 Sütun 4

Bu sefer kendim arandım aslında. Ne diye koz verirsin, iş arkadaşın diye.. Kadın, müdür oldu ve anında sattı seni. Sür şimdi eşşeği Niğde’ye.. Al işte bunlardan yardım umuyorum artık. Netten bulunan hacker mi olur? Gerçi hacker başka nerden bulunur ki???

Cenk. Cengo. Hacker Fucker Cenk. 34Cenkİst.. Adam ismi var cismi yok, ulaşması kolay unutması zor bir adam. Ulaştım, iki kelime çetleştik. Geldik buralara. Tarif ettiği masada kadın. El ediyor bana.. Gittim.

Masaya oturdum ama içimde bir sıkıntı.. Kadının herşeyi orta. Orta boylu, balık etli, güleç, bildiğin komşu teyze.. Oğlunu da getirmiş niyeyse, o da bildiğin özel okul bebesi. Saçları gözünde, elinde tablet, kulaklıklar takılı, dünya umrunda değil.. Ne bir kafasını kaldırdı beni görünce ne bişey. Anasına baktım, bu çocuğu özelde okutacak bir tip değil, saçının dibi gelmiş, boynunda nuh nebiden kalma altın zincir, ucunda beş sene öncenin modası taşlı VAV.. Sütyenin askısı yakasından gözüküyor, sandalye üzerinde doksanlardan beri görmediğim nubuk mont… Kolunda denge bilekliği, Elinde Nokia.. Yılan oynayabildiğimiz hani.. İçime sinmediğini yüzümden anladı belli,

“Cenk bey bana çok güvenir İpek hanım, rahatça konuşabiliriz” Cenk de Cenk. Sanalda Hero, Sosyalde Zero Cenk. Bulaştık bi kere.

O methini çok duyduğum Cenk hıyarı niye yardımcısını gönderir bana? Asosyallik moda oldu zaten. Gösteriş budalası herif. Tipsizliğini mi gizliyor nedir.. Chatte iki dakkada randevu aldım, oradan anlamalıydım bir çapanoğlu var. Bizim ofiste çaycı abla bundan şık be. Bu da Cenk efendinin çaycısı mıdır nedir artık??? Kalksam kalkacağım, ama elimdeki tek şans da bu.

Kalkamadım. Kadın hala gülümsüyor. Simitten böldü bana da uzattı, çayıma şeker atmamı izliyor. Ne kadar düzgün dişleri var. Derin nefesler alıyor. Bi de gözleri. Ela ela, böyle merhem gibi bakıyor kadın. Kızgınlığım azaldı. İçimi çektim.  Kabalık etmeye gerek yok, herkese rezil olacağım zaten, iki çayı öder kalkarım ne olacak..

Oğlan tablete tapınmaya ve ara ara haldır huldur tıklamaya devam ediyor. Katy Perry olsam farkında değil. Bu ergenler de ayrı mal. Neyse tövbe tövbe oğlum kızım var, kınamak gibi olmasın…

Kadın o küfe gibi çantadan bir küçük saklama kabı çıkardı, dilimlenmiş beyaz peynir. Üzerine kekik serpmiş azıcıcık. Çok severim. Simitle de iyi gider. Deniz kıyısında çay-simit-peynir keyfi diye haştag atmalık bir kıvama geldim. Gevşedim sanki.

“Şimdi Meryem hanım, Meryem’di di mi? Bilmiyorum bilgisayardan anlıyor musunuz, biraz karışık”

“Ben pek bilmem ama Cenk bey bilir, ben bire bir ne dediysen onu anlatcam merak etme, hafızam çok güçlüdür maşallah”

“İyi neyse, benim şirket bir takım borç alacak,miras banka bilmemne işinden sonra sahip değiştirdi. Yeni sahibin şirketiyle birleşmeler oldu, ayrılan, kovulan, terfi eden.. Ben eski şirketteki pozisyonumu korudum, benim en yakın iş arkadaşım Bilgen da branşında süpervizör oldu. Olur olmasına, ancak farklı bir birimdeki müdür Emre Bey hepimize Genel Müdür olarak gelince, iş karıştı. Emre 5 sene önce işe ilk girdiğinde beraber çalışıyorduk. Sürekli kayıt tutan bir tip bu. Kim kiminle görüşmüş, kim mail atmış ne yazmış, herkesin bağlantılarına takmış biridir. Kafa sırf buna çalışır. Kocaman saatli, siyah takım elbiseli, pörtlek gözlü Emre, aldı yürüdü tabii. Hani o bana “kanka” diyen Bilgen var ya o Bilgen..Sayemde işe giren, sayemde rapor yetiştirebilen bıyıklı Bilgen. Boyu devrilesi midesiz Bilgen. Canım cicim, aslansın kaplansın zamanları vardı ya, bi anda kesildi. Müjde Ar kaçtı o hımbılın içine.. Bilgen saçını kızıla boyattı, her gün fön, ful makyaj hop Emre’nin gözdesi oldu mu?

Bölümde her şey elimin altında ben it gibi çalışıyorum; gecem gündüzüm kalmadı. Performans bende, bileğimin, emeğimin hakkını bu ikisi yiyor. Yeni merkezden kimseyi de tanımıyorum, derdimi anlatsam mobingin kralını görürüm zaten.

Sanal ortamda bir dosyam vardı, özel şeylerimi orada tutuyordum, evden işten cepten ulaşabileyim diye orada tutuyorum. Ne olur ne olmaz. İçindekiler de benimle ilgili ve özel. Dosya işte.

Evet o dosya bir anda buluttan silinince ben delirdim. Bilgen çözmüş şifremi, önce maillerime bakmış, sonra aklına gelmiş drayvı incelemiş ve çalmış dosyamı. Emreye de söylemiş böyle böyle, bunlar bir keyif bir kıs kıs gülmeler. Dosyayı da şifrelemiştim Allahtan, içine giremiyor ama içinde ne var bildiğinden burnuma halkayı taktı resmen..Oynatıyor beni.  Hayır semersiz eşek oldum, ama alay konusu olmam fena ağırıma gidiyor. Benim de elimde ufak tefek kozlar var, kendimi işten kovdurup tazminat alabilecek kadar birşeyler biliyorum Emre hakkında da,Bilgen hakkında da..

Ha, işte tam bu arada epeydir beklediğim bir fırsatı buldum, kendi işimi kurmaya karar verdim. İşten ayrılamam, kaç senedir yıllık iznimi bile kullanamıyorum, o kadar kendimi paraladım, tazminatımı istiyorum arkadaş. İstifa edeyim diye o dosyayı elinde tutuyor Bilgen. Emre içindekileri bilmiyor ama Bilgen’in elinde bir koz olduğunun farkında. Bana bu güne kadar yaptırıp kaymağını yediği işlere saysınlar. O dosyamı almam lazım. Sonra tazminatımı versinler ben de yoluma gideyim.”

Ateşli ateşli anlatırken tamaamen unuttuğum oğlan birden kadının koluna elini atıp çekeledi, Meryem garsona “Aplam bakar mısın? bir kola iki de çay alabilir miyiz?” dedi. Kolası gelmiş veledin. Off. Kafası önünde kırk dakikadır boynu ağrımaz mı bunların? Neye bakıyorsa oradan??

Bir yandan da simidin peynirin dibini buldum, anlattıkça rahatladım, çayı keyifle beklemeye başladım. Meryem lap diye : “ben şeye takıldım, ayıptır sorması ne var o dosyada? ayıp filim mi çektin ki? niye bu kadar dert ettin canım ya” demez mi.

Şimdi ağlayacağım bir miki filmi yıldızlığım eksikti.

(devamı var…)

12 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Arkası Yarın 2/ Marie Elisabeth’in Gizli Kalmış Hatıraları -ii-

(Hatıratın evveli)

 

Bir üvey kızım olduğunu kimse söylememişti. Kendi kendisini bana takdim ederken kapkara gözleri parlayan, kapkara saçları karmakarışık dolaşmış bu 10 yaşlarındaki kıza bayılmamak mümkün değildi. Evet, dünya güzeli bu kız bana saray hayatımın en güzel sürprizi oldu.

Annesini doğumunda kaybetmişti ve anne ilgisi ve şefkatinden mahrum kalmıştı.. Beni bir anne olarak görmeyeceği açıktı, ama yine de onunla ilgileneceğim için çok sevinmiştim.

On yıl boyunca babasının akşam yemeklerinde gözüne çarpan, kendisine de kraliçeyi hatırlattığı için o göze batan minik prenses, dadıların hizmetçilerin elinde kalmıştı ve olan asaletini yitirmişti. Biraz serseri, hatta serkeşti diyebilirim. Kraliyet işlerinden de, saray yönetiminden de haberi olmadığı gibi, sofra adabından da, görgü kurallarından da, kıyafet seçiminden de uzak kalmıştı. Annemin hep dediği gibi: Kraliçe doğulmaz, olunur!

İlk evvel, o dolaşık, gümrah, kömür karası saçları omuz hizasında kesip başına da bir kurdele takarak güzel yüzünü ortaya çıkardım. O bembeyaz ten, biraz sabun görünce iyice parladı, minik kırmızı dudakları gülücükler saçtı, iri-kara zeytin gözleri ışıl ışıl parladı. Derhal üzerine göre şöyle ayak bileği hizasında tertipli bir kaç elbise diktirttim. Yumuşak deriden pabuçlar istettim. Mutluluğu için uğraşmak benim de çok hoşuma gidiyordu. Hiç sahip olmadığım bir kız kardeş gibiydi.

Her gün kraliçelik işlerimi yaparken yanımda gezdirmeye başladım. Ona bildiğim her şeyi öğretmeye çalıştım, ama aklında pek kalan bir konu yoktu. Ne bitki bahçeme aldırdı ne de yabancı dil eğitiminde başarıya ulaştı. İnsanlarla fazla senli benli oluyor, bir kraliyet ailesinin prensesi olduğunu unutuyordu. Arkamı dönersem doğru bahçeye kaçıp tavşanlar mı olur, muhabbet kuşları mı olur, Kral babasının ona oyalansın diye aldırdığı hayvanlarıyla oyuna gidiyordu.

Haftada bir gün halktan insanlar saraya gelip dertlerini özel görevlendirdiğim yaverime anlatırlardı. Ben de zaman zaman bitişik odada dinler, her seferinde de ertesi günü yaverin hazırladığı raporu incelerdim. Kısa zamanda krallığın önemli kişilerini, sınırlarda olup bitenleri kraldan da iyi bilir oldum. Zamanla halkım beni sevdi, mutluluklarında da acılarında da yanlarında olmaya çalıştığımı bildi. İyi bir kraliçe olarak, dertli insanlara yardım edebilmek için hafta içi mutlaka kaleden çıkar, ninemden kalan terkip defterlerinde bulduğum çareleri insanlara götürürdüm.

Yıllar geçti.. Bu seferlerden birinden- hiç unutmam, kızamık salgını vardı ve hastalığa kurbanlar vermemek için yapabileceğim çok çok azdı- saraya döndüğümde kısa ve tatsız evlilik hayatımın bittiğini, değerli kralımın, sevgili kocamın gökyüzüne uçtuğunu öğrendim. O günden itibaren, bitmez yas sürem başladı, hep siyahlar giymek zorundaydım. Dul kraliçe olarak hem ülke, hem soytarısından aşçı yamağına koca bir saray, hem de artık genç bir kız olan ama hala kafası çalışmayan prenses kaldı başıma.

Beri yandan, memleketimde, tek bir ülkenin ikisine birden yetmeyeceğini hesaplayan ağabeylerim de açıkça taht mücadelesindeydiler ve üstelik her biri ayrı ayrı da bana “ülkeleri birleştirelim, tahtı da bana bırak, rahatına bak” mesajı gönderiler. Onları ve hırslarını dizginde tutmak da bana kalmıştı.

Günlerce gecelerce uğraştığım oluyordu, kum saatinden geçen zaman saçlarıma aklar düşürüyordu ve süssüz püssüz siyah elbiselerden de bunalmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, zaman zaman çeyizimde getirdiğim dövme bakır çerçeveli aynamın karşısına geçiyor ve içimden “aah Betty-Betty, sen bu hallere düşecek kadın mıydın?” diye soruyordum. Kendi soruma kendim cevap veriyordum tabii, “Saçmalama Betty-Betty! Hala ülkenin tek ve en güzel kraliçesi sensin ve hep sen olacaksın”

Bir gün, küçük ağabeyim çıkageldi. Yedirdik, içirdik, söz gene ülkemi teslim etmeye geldi. Yeterince bıkmıştım bu laftan. Gece ilerleyip ağabeyime odası gösterildikten sonra, bana çok bağlı ve hafif de tutkun olan yaverim peşimde olduğu halde, mahzene indim. Şu sarayda en sakin, en kafa dinleyebildiğim yerdi doğrusu. Güzden topladığım valeryen köklerini epeydir hazırda tutuyordum, hemen güzelce hazırladığım karışımı seyrelttikten sonra ağabeyimin geldiği arabanın her tarafına döktürülmek üzere yaverime verdim. Daha gün doğmadan ahırların oradan kıyamet koptu. :)) Üç fersah mesafede ne kadar kedi varsa koşturarak gelmiş, arabaya el koymuştu. Arabadaki kedi sidiği kokusunun çıkmasına ihtimal vermiyordum. Seyisin arkasında koşarak gelen ve kedilerden “şeytanın uşağı” diyerek kaçan ağabeyim gecelik entarisiyle atladı atlardan birine, arabayı bırakıp kaçtı.

Yaverle odamda baş başa kaldığımızda gülmekten gözlerimizden yaşlar geldi. “majestem, harikasınız” dedi yaver. “Oh olsun kerataya” dedim. “Bir daha bu şeytanlı meytanlı saraya adım atmaz!” Arabayı da eski dere yatağına attırıp yaktırdım. Kedi sesinden bir süre durulmadı ama sonra o da bitti. Evet, bazen çok eğlenceli geçiyordu sarayda hayat. Bir gün de sana bu maceralarımı anlatayım..

 

-devam edecek-

IMG-20130711-WA0003

 

(kedilerle oldum olası aram iyidir)

1 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Arkası Yarın 2/ Marie Elisabeth’in Gizli Kalmış Hatıraları -i-

Belki büyük bir sansasyon yaratacak, belki de hiç ilgi uyandırmayacak tıpkı ilk yaşandığı günlerde olduğu gibi. Ne demişler, “gerçek ayakkabılarını bağlayana kadar, yalan dünyayı dolaşır”.

Er geç, bu öykünün asıl ve asil sahibinden de dinlenmesi gerekiyordu, nihayet, bu şerefe de ben nail oldum. Majesteleri olayların aslını astarını bana usulca anlattı. Ben de size aktarmak istiyorum, boynumun borcu..

ASLINDA DOĞRU BİLDİĞİNİZ HERŞEY, BİR YANILSAMA, BAZI YANLIŞ ANLAŞILMALAR VE KASTEN DEĞİŞTİRİLMİŞ GERÇEKLER.

Şu andan itibaren okuyacaklarınız tamamen Majestelerinin kendi açıklamalarıdır.

*-*-*-*

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde.. Yok değil mi artık kalbur filan? Ben yıllardır hiç görmedim. Saman da görmedim. Ne de kullanışlı bir şeydir oysa. Yatak da yaparsın, yem de. Üstelik yoncayla kaynatır suyunu süzersin, çok tatlı bir sarı renk verir yünlü dokumalara. Bütün bunları bana ninem öğretmişti. Rusya’da doğmuş, sonra küçükken Anadoluya göçmüşler. Neler neler bilirdi; oralarda öğrendiklerini anlatırdı hep. Hem insanları hem hayvanları sağaltacak terkipler bilirdi. Akıllı bir kadındı ninem, çocukluğundan kalan ne bilgisi varsa hem yazmıştı hem de bana bireeer birer anlatmıştı. Hikayesi karmaşıktır ama güzeldir, bir gün onu da anlatayım sana.

Bizim ailemiz Avrupada küçük bir krallık, hatta beyliktir. Babam ve erkek kardeşlerim küçük ülkemizin becerikli ve barışsever halkını idare ederler. Ben de annemin dizi dibinde büyüdüm, ninemin tarif kitaplarını kopyaladım. Zaman geçti, benim de evlenmem gereken yaşım geldi. Annem ve teyzem bir oldular ve bana, kendilerine göre iyi bir evlilik ayarladılar. Zaten krallar imparatorlar tamamen hikayedir yavrum. Kadınlar evi de, sarayı da, ülkeyi de idare eder..

Uzak bir ülkenin yaşını başını almış kralı, kraliçenin yasını tutmaktan vaz geçmiş o aralar. Teyzem haber salmış, yağlıboya bir portremi de göndermiş. Kral beğenmiş, düğünümüz 21 Haziran yaz gündönümü olarak saptanmış.  Bana da haber verdiler. Ne yalan söyleyeyim, büyük, gerçek bir ülkenin kraliçesi olmayı hep istemişimdir. Sevindim.

Çeyizim hazırlandı, arabalara eşyalarım yüklendi. Babam ve annem bana sıkıca sarıldılar son kez, “Betty-Betty’ciğim, çok özleyeceğiz seni, arada bir de olsa haber gönder kızım” dediler. Küçüklüğümden beri bana Betty-Betty derler. Bebekken her şeyi tekrarlarmışım iki kez. “Elmaelma yiycem, üzümüzüm yemiycem” diye.. Hep anlatır gülerler. Benim de aile arasında adım Betty-Betty olarak kaldı işte..

İki ağabeyim ve maiyetimle sarayımızdan yola çıktık.

Yollarda fazla bir sorun yaşamadan yeni ülkeme vardık. Yolda bakınıp görebildiğim kadarıyla insanları sıcak, fakir olmasalar da orta halli kişilerdi. Tarlalar ekili, hayvanlar semizdi. Barış ve huzur sezdim. Çok sevindim. Saraya ulaştık, yerleştik.. Akşam küçük bir yemek yendi ve kralımla tanıştırıldım. Ondan hoşlandım, bizim oralılar gibi güleç değildi belki ama, anlayışla dolu bilge gözleri vardı. Eski kraliçe neden ölmüş bilmiyorum, sormadım da. Ama Kralıma onu unutturmaya kararlıyım. Umarım o da beni sever. Yeni ve genç kraliçe olarak halkıma da kendimi sevdireceğim. Umudum tam.

Dillerini eskiden beri konuşurum ama yerli insanlarla konuşmak odamda öğretmenimle konuşmaktan farklıymış. Bütün dikkatimi vermezsem anlamıyorum konuşulanları. Zamanla aksanım da düzelecektir eminim.

Ertesi gün, öğleden sonra düğün başladı.. Anlata anlata bitiremem, çok görkemli bir düğün oldu. Akşama da tüm konuklara hediyelerin verildiği, sabaha kadar süren bir ziyafet vardı. Ağabeylerim sofradan kalkınca kraldan ve benden müsaade aldılar ve sabah horozlar öterken yola çıktılar. Kendi ağabeyi insana “majesteleri” deyince garip geliyor aslında. Ama şu an ben babamın krallığından kat kat büyük bir krallığın yegâne kraliçesiyim. Alışmam lazım.. :)

Yeni evime, yeni sarayıma, yeni halkıma ısınmam kolay oldu. Yeni tâcıma ve mücevherlerime de. Ve bir süre sonra da nedense herkesin bana söylemeyi unutuverdikleri biriyle burun buruna geldim.

Üvey kızımla.

-devam edecek-

SAMSUNG CAMERA PICTURES

 

Devam: Hatırat -ii-

3 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım