Category Archives: aile

Evde Peru, hayvani lama, baskenti Lima.

Milliyet Cocuk dergisi ile harika bir çocukluk geçiren ben, Kızıma 10 yaş hediyesi olarak #Bilim Çocuk Dergisi aboneligi aldim. 50 liraya bir yıl boyunca kapima geliyor dergiler.

Hem eğleniyor hem öğreniyoruz hepimiz..

Kasim sayısı eki olan Peru maketini bugunku pomodoro molasinda yaptik üçümüz.
Ben Yoda miyim, neden bütün cümleler devrik?

image

image

image

image

Üç boyutlu şahane bir maket..

Pınar Büyükgüral tasarımını inovagtif bir ar-ge calismasiyla iyileştirdim.

Kedi Rezidansindan artan strafor parçasına yarım kürdanlarla çaktım.
Figürleri de kürdanlara bantlayıp mobilize ettim.

Güzel oyun çıktı.

Yorum bırakın

Filed under aile, çocuk, el işi, icatlar, ilkogretim, kültür, severim paylasirim

Breathe Right nedir? Nefes alma hakkıdır!

Hayatımın uzun bir bölümünde ağzım açık yaşadım. “Geniz eti” ben küçükken icat edilmemişti. Burnum tıkalıydı, nefes alamıyordum ve ben bunu normal saydığımdan, hiç başka türlüsünü bilmediğimden şikayet de etmiyordum.

Bir tek ağzımdan nefes alabiliyordum. Beni iştahsız sanıyorlardı. Bilmiyorlardı ki aynı anda hem nefes alıp hem yemek yememe imkan olmadığından debeleniyordum sofrada…

Burnumdan nefes alamadığım için yıllarca sürekli olarak boğaz enfeksiyonları yaşadım. Deli gibi antibiyotik kullandım mecburen. Tetrasiklinler yüzünden dişlerimde renklenmeler oluştu. Ön dişlerimde sapsarı lekeler. Bir çocuğun gülümsemesi kadar güzel ne var? Ben gülümseyemedim hiç. Ki, şehirdeki en seçme, en zeki çocuklarla aynı okuldaydım. Espiriler havalarda uçuşurdu, benim sadece gözlerim gülerdi. Çok utanırdım dişlerimden. Hem 4göz, hem dişleri sigara içiyormuşçasına sapsarı..

Serviste 5 yıl aynı okula gidip geldiğim ve idolum olan abla, hatıra defterime “bildiğim kadarı ile sessiz, sakin bir kızsın” yazmıştı. Bana? BANA!!

Kendim olabilmem için, içimdeki İpek’i dışarı çıkarabilmek için 18 yaşımda ilk iş dişlerimi kaplattım, lens takmaya başladım ve 20’lerin ortalarında tel de taktım. (işleri rast gitsin Denta-Kid, Dr. Mehmet Özgen) Bir de o geniz eti ile beraber burnumu düzelttirdim (elleri dert görmesin ONEP Prof.Dr.Onur Erol)

Neler neler çektim yani. Nefes almak ve alamamak aradaki farkı iyi bilirim. Bu konuda uzman sayılırım. Bu yazımı da bu uzmanlığıma dayanarak yazıyorum…

*-*-*-*-*-

Fikri Mühim’den bu ay gelen kitten Breathe Right çıktı. Breathe Right zaten bildiğim bir ürün. Bugüne kadar Göğüs büyütücü hap, Dudak dolgunlaştırıcı ruj, minare gölgesi, davul tozu muamelesi yaptığım, fasa fiso gördüğüm bir kutucuktu kendisi. “Hayatta para vermem” dediğim şeylerdendi.

Bir kez daha büyük konuştuğumuzu anladık sevgili okurlar.

Bende görünce oğlum tutturdu, “ben takcam ben takcam”. Kemik şekline ve yıldızlarına vuruldu. Zaten soğuk almış, “iyi tak” dedim.

Taktık :

br1

Sümüklü burnu bir anda açılınca hissettiği mutluluğa bakar mısınız?

Breathe Right sayesinde soğuk algınlığını boğaz enfeksiyonuna dönüşmeden atlattık. Niye? Nefes alabildiği için.. Bugün bir doktor muayenesi 40 lira, reçeteye girmeyeyim hatta. Hop kutu kendini amorti etti işte. Al bulunsun!

Bu da ben,

br 2

Takar takmaz 3. bir burun deliğim varmış gibi, zonk diye hava almaya başladım! Şaşkın görüntü ondan. Gece horlayanınız filan varsa, tavsiye ederim. Her ikinize de rahat uyku temin ediyor.  Ohh nasıl bebekler gibi uyutuyor anlatamam.

Normalde büyükler için olanı ten renginde ama ben yıldızlı varken ten renginin yüzüne bakmam yani.. :))

Bence, her eve lazım. Çok beğendim ve mutlaka evde bulundurulacak bir ürün oldu bundan sonra.

 

 

 

12 Yorum

Filed under aile, araştırdım, çocuk, icatlar, saglik, severim paylasirim

Kan kırmızı, süt beyaz

Deve yavrusundan küçük.
Kale kapısından sığmaz.
Fındık kabuğuna sığar.

Bir bilmece(*) ile başlamak istedim.
Bu aralar, “if you fail to plan, then you plan to fail” özdeyişini evde uygulamaya döktüm.
Bu güne kadar “Baktin ki olmuyor, bakmayacaksin” şeklinde kör topal giden bir sistem vardı. O sistem, çöktü. .

Evdeki süremiz sınırlı, yapılacak iş ve ders belli.  Paylastirmak için güzel ve etkili bir yöntem buldum. Pomodroido.
Bu yöntemi bulan adam domates şeklindeki Mutfak saati ile zamanı bölmeyi icat etmiş. Bir saati üçe bölmüş. On beş dakika çalışma beş dakika mola.
Her dördüncü mola 15 dakika. .
Sadık kalırsanız, çok faydalı bir sistem.. Pomodoro domates demek ve bu işi bir uygulama olarak andriod telefona indirilebilir hale sokmuş ve adına Pomodroido demiş.

Evde herkes dersine işine onbeş dakika ayırıyor, kronometrem alarm verince beş dakika molada beraber oyuna dalıyoruz.

Uzun zamandır Meraklı Minik ve bir süredir de Bilim Çocuk alıyorum.  Bilim çocuk Ekim sayısında Şehirler ve Mimari konu edilmiş. Gaudi’ye uzun bir bölüm ayrılmış. Ayrıca konuyla ilgili Hafıza Kartları, bir Tasarım Dergisi ve bir de oyun eklenmiş.
4 liralık dergide Elli dört liralık Eğitim Bilim Kültür ve eğlence var!
Bizim evde yoğunluk fazla olduğundan her dergiyi hemen işleyemiyorum.  Bu oyunun sirasi bugün gelebildi. Çok güzel vakit geçirdik Mimari Yapılar tombalasi ile..

image

image

image

Bunlara ek olarak “arka bahçede Bilim”izlemeyi seven çocuklarım için yine Tübitak yayınlarının 100 deney kitabını aldım. 10 lira! Çalan vermez ayol. ..

image

Öneriyorum.

 

 

 

 

(*)

Kan kırmızı, süt beyaz.

Deve yavrusundan büyük.

Kale kapısından sığmaz.
Fındık kabuğuna sığar.

CEVAP: doğru. bunların hepsi de doğru. Kan kırmızıdır, süt beyazdır. Deve de yavrusundan daha büyüktür. Kale kendi kapısından sığmaz, fındık ise kabuğuna güzelce sığar.

3 Yorum

Filed under aile, çocuk, icatlar, kültür, kitaplar, severim paylasirim

Lego’dan ne yapılabilir ki?

Bu hafta Eniştem ve E… isimli harika bir kadın (izinsiz adını ve yazısını eklemek istemedim, umarım izin verir ve yazarım) bilmeden bana ilham kaynağı oldular.

E… hanım, çocukları ile şahane vakit geçirebilen, hem iş kadını hem süper anne bir arkadaş. Anlatmaya kalkarsam ne denli kıskandığım ortaya dökülecek, hiç açmayayım o mevzuu.. :) O kendini biliyor.. Aynı gruptaki biz 400 kadın da yazdıklarını hevesle, imrenerek ve açıkçası yol öğrenerek okuyoruz.

Çok iyi puzzle yaparım. Bilmece-bulmaca çözerim. Harita okurum. Kafa çalışıyor yani. Masal anlatırım, öykü uydururum.. Hayal gücü de var..

Ancak, bugüne kadar Lego’dan bir şey inşa edebilmişliğim yok. Hazır kutululardan alıyoruz mesela oğlumla. Yönergeleri izleyerek kutunun üzerindeki resimde ne varsa onu inşa edebiliyoruz. Ancak oğlumda benden daha ileri bir yetenek var, bir avuç Lego’dan türlü çeşitli şeyler üretiyor. Şunu buna birleştirip “hop” kuş yapıyor, robot yapıyor, hayalgücü ve 3D düşünebilme becerisi sanırım. Ben düz duvar örüyorum Legoyla. O kadar. Pencereli de yapabilirim, o da bir derece.

Evde sandık dolusu Lego var, oğlum bir Legolas! Bense sıfırım bu konuda.. Derken eniştem kızına aldığı bebek evini, çocukluğumuzdaki oyunları ve Legodan üretim yapmayı beraberce cümle içersinde kullanınca aklıma fikir getirdi. İlla hayalgücü şart mı? K.çımızdan uydurmadan, ilhama tabi olmadan Lego oynanmaz mı? Oynanırmış, Lego hayatın ta kendisi olurmuş hatta.

Bizim evi planladım. Kızım ve oğlumla beraber Cumartesi Pazar’ın bütün boş dakikalarında başına çökerek kendi evimizin maketini yaptık. Hemen hemen eksiksiz oldu. Haftaya bambaşka bir mekan yaparız bence..

+ Evcilik oynayamadığımdan (onu da bilmiyorum niye?) bir hafta bu ev maketi ortada duracak, çocuklar oynamaya doyacaklar…

Ev yakınlığına buyrun: 

20131103_135616

Kuşbakışı.. Ne kadar da derli toplu.
20131103_135647

Yemekte balık ve kek var. (bulaşık makinesi ve fırına dikiz yalnız)20131103_135706

Bendeniz Kindle/Tablet ya da başka bir tembellik peşindeykene..

20131103_135719

Kerimem hanımefendinin odası

20131103_135727

Aa, bizim bey gelmiş ayol, bana müsaade!

 

 

5 Yorum

Filed under aile, çocuk, severim paylasirim

Nostalji: İlkokul bir öğrencisinin kırtasiye meseleleri

Bu yazı, kızımın ilkokula başladığı yıl yazıldı. Bu hafta da oğlum ilkokul 1 öğrencisi oldu. Sipahi züğürtleyince eski defterleri açarmış.. Ben de geri dönüşler yaşadım..

2013-07-20-1980

———————-

İlkokula başladığım yıl rahmetli babam bir grosa(*) kurşun kalem aldı ve dolabına koydu. Pembe silgili, beyaz üzerine verev olarak 3 rengin (mavi-sari-kırmızı) çubuk şeker misali dolandığı kurşun kalemlerimi hala hatırlıyorum.  Elimdeki kalem iyice küçülmeden yenisini alamazdım.  “Eskisini getir, yenisini götür” prensibi..

Senelerce kullandım o kalemlerden. Bazıları iyice kötü çıkardı, ağacı çürüktü sanırım, ama gerçekten yıllarca yetti o kalemler bana. Yetti de arttı, (hazırlık da okuduğumu hesaba katarsanız) toplam 6 yıl bitiremedim diyebilirim.

Ortabire geçtiğimde sıfırbeş (0,5) kalemler Japonlarca icat edilmiş ve piyasaya sürülmüştü. Sıra arkadaşım Şehnaz’da gördüm ilk ve vuruldum. Tam istediğim, hayal ettiğim şeydi. Aç aç bitmiyordu bir kere, kısalmıyordu. Minik elim için ideal boyuttaydı. Yazı kalitesi mükemmeldi,  yazdıkça kalınlaşıp yazımı çirkinleştirmiyordu; aksine daha da kaygan yazıyor, berbat yazım mis gibi gözüküyordu…

Öğlen arası kırtasiyeye koştum, mavi 0,5 kalemimi ve bir kutu da ucumu aldım. Tombo muydu o? Süperdi. Yıllarca elime kurşun kalem almadım sonra.

Ve üniversite yıllarımdan bu güne kadar da babamın ne kadar insafsız davrandığını anlattım durdum. İçime oturmuştu kalem takaslarım.

Sonra devran döndü, kızım ilkokula basladiii.. Hevese gelsin diye çeşit çeşit, renk renk kurşun kalemler aldık. Markalı, winxli kalem kutuları, kalemlikler, silgiler, her türlü “kirtavsiye”(**) malzemesi. Akrabalar arkadaşlar da sağolsunlar, yığdılar epeyce. Her gördüğümüzü aldık diyebilirim.

Dertliyim ya, ilk günden kalem kutusunu doldurup yolladım. Anaaa, bir de baktım okula giden kalem geri dönmüyor…Birinci haftada 12 boyama kaleminin hepsini kaybetti. Üç dört de kurşun kalem gitti, silgilerin haddi hesabı yok. Çalınma filan da değil, direkt kayıp..

(burada bir parantez açayım..Çocuklarda 6-7 yaslarda pek bir mülkiyet anlayışı olmuyor. Beğendiği şeyi çantasına atabilme, alıp kullanabilme hakkını görüyorlar kendilerinde.. ama geri vermek gerektiğini öğrenmeleri zaman alıyor. Alıp kullandığı kalem sıranın üzerinde kalıyor. Bazen kimden aldığını bile unutuyor, birbirlerinin adını bile bilmiyorlar ki daha… Neticede, kalemler ortalıkta dolanıyor sınıf içinde ve sonra da kayıp kalemler adasına gidiyorlar sanırım.

bir de gene bu yaslarda çocuklarda “hediyeleşmek” çok serbest bir davranış. İlgi çekmek, arkadaş edinmek ya da sırf içinden geldi diye birbirlerine birşeylerini veriyorlar. :))) )

Akıllandım tabii, şimdi  1. sınıf annelerine önerilerimi sıralıyorum:

* Silgilere tükenmez kalemle kızın adını yazdım. Başkası alsa da, artık geri geliyor. Anneler çantaları, kalem kutularını her gün denetliyorlar… Tabii ben de.. Yabancı bir şey çıkarsa, buzdolabı poşetine koyup gönderiyorum öğretmene..

* Boyalı kalemlerin üzerlerine falçata ile kızın adını kazıdım. Kazımaya müsait adı var Allah’tan. Başka bazı anneler ismi küçük kağıtlara yazıp kaleme sıkıca bantlamışlar, o da olabilir. En son model, Kidomino / İsim etiketleri. Paralı ama güzel fikir.

* Kalemtraşa gelince, o süslü püslü, pahalı ve de lisanslı ürünleri sakın almayın. Kaç tanesini çöpe attım sinirden. En iyi açan kalemtraş kırtasiyedeki en ucuz kalemtraş çıktı. Gümüş rengi metal. Çin malı. Amma ve lâkin şahane açıyor.

Bu arada, huzurlarınızda itiraf ediyorum, rahmetli babam haklıymış. Çocuğa kalem teslim etmek hataymış arkadaşlar.

Kalemlerin tamamını kırtasiye kutusuna koydum, bir baktım her gün bir kalem ortadan yok oluyor.

-kızııım?

Efendim neymiş, kalem açması çok keyifliymiş. Akıllı kızım derste sıkılınca kalemi iki ucundan açaaa aça bitiriyormuş. Zaten bisürü kalemi varmış, ne olmuş yaniymiş.

Babadan kalma kurallar hemen yürürlüğe girdi..

– haftada bir kalem müsaden var,

– kalemi bir tek taraftan açabilirsin,

– biten kalemi bana getir yenisini götür..

 

 

İkinci dönem duruma bakıyoruz. sorumluluk geliştiyse kalemler kırtasiye kutusuna geri donuyor…

bu arada, kizimin çok güzel bir kuculmus kalem koleksiyonu birikti :))))

 

 

 

 

(*)= grosa; 12 düzine anlamına gelir. 144 adettir)

(**)= Kızım kırtasiyeye kirtavsiye diyor nedense… kuaföre de kuaföncü der. Fön çekilen yer anlamında herhalde?!

NOT: adı geçen/geçmeyen kız bu pazartesi ortaokula başlıyor :))

6 Yorum

Filed under aile, alışveriş işleri, çocuk, ilkogretim, severim paylasirim

Fikre bak! Kahvenizi nasıl alırsınız?

Çok kahvesever, kafeinman bir insan olarak her gittiğim yerde kahveler içerim. Genellikle sade içsem de, ortama uymak, pişirene eziyet etmemek, ya da baştan savmasına engel olmak için, benimle beraber kahve içenin siparişine uyarım. Orta ise orta içerim, şekerli derse “iki olsun” derim.

Sade kahveyi herkes her zaman düzgün pişiremiyor. Hele ki, cezve değil makine kahvesi yapmaya başladıkları zaman kafeler beni çok hayal kırıklığına uğrattılar. Kesinlikle aynı değil!

Ne yanına su geliyor artık, ne de süzdürüp koymaktan haberleri var. Blok halde kahve telvesi fincanın dibinde iki parmak, mide kaldırıyor..

Rahmetli babam eve kahve çekirdeği getirirdi, özel yeşil renkte olurdu kahve çiğken. Büyük yanmaz tavada (teflon icat olmamış mıydı, çok mu pahalıydı bilmem..) kavurmak benim görevimdi. Kokusu çıkana kadar, ağır ateşte, sürekli karıştırarak kahveyi kavurmak gerekir. Yoksa yanar, kömür olur.  O güzel yağlı kokusunu salmaya başlar, rengi döner,kabukları incecik kavlar savrulmaya başlarken, “tamamdır” der kapatırım altını.

Babam alır eline pirinç kahve değirmenini,

deermen saatle, kaşık kaşık üstteki kapaktan kahve koyar ve çeker Allah çeker. Bütün çekirdekler öğütülüp kahve olunca, iş gene bana düşer. Babamın avucunda ısınmış değirmeni açar, kavanoza aktarırım haznedeki mis kokulu kahvemizi. Küçük ocakta, küçük cezve ile tek kişilik sade kahvesini pişiririm. Köpüklendikçe ateşten alır, köpük yatıştıkça tekrar sürerim. Ta ki köpük kalmayana, kahve iyice kaynayana kadar. Çünkü, sade kahve kö-pük-süz olur!

Sonra ya cezve ile fincanı iletirim, huzurunda fincana dökerim kahvesini ya da mutfakta iyice süzdürerek, telvesinden arındırarak fincana koyar, tepside servis ederim.  Tam ritüel.. O zamanlar ben kahve içmem, karşılıklı kahve höpürdetmemiz benim otuzlu yaşlarıma rastlar, nescafe-sigara-muhabbet dakikaları altın değerindedir.

Sade kahve merakım ise, rahmet-i rahmana kavuşmasından sonra gelişti. Bugünü göreydi, karşılıklı espressoları patlatır ne keyif yapardık ama.. Neyse, konumuz, kahveye bir icat katan Birsen Canbaz . Artık siparişimiz orta ise orta, sade ise sade belli olacak, masaya gelene kadar kimin ne içtiğini çoktan unutmuş garsonun “o piti piti”sine kalmayacağız.

Başarılı.

 

2013-07-12-1954

 

4 Yorum

Filed under aile, icatlar, iştahlı işler, severim paylasirim

Deli pösteki sayıyor -ii-… Aile albümü

Daha evvel de belirttiğim gibi,

“Bazen kendime şaşıyorum. Bir şeyin cılkı nasıl çıkarılır, hakikaten bu konuda uzmanım. İlla herşeyi dört başı mamur yapacağım diye delimsirek işlere kalkışıyorum.”

Bir projem de aile albümü. Hem benim hem eşimin annesinde şu eski, kabartma bakır albümlerden vardı. Siyah kartondan sayfaları ve her sayfanın arasında da beyaz pelur kağıdı olan, çok zarif çok eski çok güzel albümler. Hemen el koydum ve bağlantılı bir projeye başladım.. (onu sonra anlatcam, konu çok dağıldı)

2012-06-21 00.30.45


2012-11-09 11.09.10

Bir sayfa ve köşebentleri

2012-11-09 11.08.32

Köşebentler (bir tanesi ters, arkasındaki ince kağıdı sıyırıp yapıştırabiliyordunuz. işin sırrı, önce fotoğrafa köşebent takmak, sonra albüme yapıştırmaktı)

2012-11-09 11.08.09

Ayırma sayfası

2012-11-09 11.10.36

Tabii sadece iki üç albüm var fakat en az üçüyüz dörtyüz tane de münferit fotoğraf çekmecelere, dolaplara, zarflara, poşetlere doldurulmuş vaziyette beklemekte. Ben kendi adıma tertibin düzenin sevdalısı bir insan olarak bütün fotoğraflarım albümlerde tarih sırasına göre dizili olarak bulunduruyorum. Fekat ne annem ne de kayınvaldem (ne de tanıdığım başka hiç kimse) buna vakit ayırmamışlar şimdiye kadar.

Ben de albümleri ele aldım. Öncelikle bütün fotoları söktüm. Normalde fotoğrafların köşebentlere takılı olması lazım ama, bir çok fotoğraf malesef uhuyla yapıştırılmış.:(

Resimler nemlenmiş, kenarları yıpranmış, üzerleri parmak izi dolmuş… Poşetlerde bekleyen resimlerle birleştirdim. (fotoğraf denmesi gerektiğini biliyorum, resim yazmak daha kolay kusura bakmayın) Sonra hepsini kronolojik sıraya dizdim. Çocukların büyümeleri, kıyafetlerin benzerliği, ailelerin ortak yönleri derken belli bir şablona göre düzenledim, sonra tek tek, yeni aldığım albümlere istifledim onları.

Sonra dayanamadım.. (Hem de vermeye kıyamadım, neticede çocuklarımın kültür mirası) oturup hepsini taramaya ve dijital ortama aktarmaya karar verdim.

Gittim bir tarayıcı aldım. Canon 210. 4800×4800 dpi (ne demekse?) çözünürlüğü var, çok net ve hızlı tarıyor. Renkli resimler 2 MB kadar yer kaplamakta. Çok can sıkıcı, derhal harici bir disk alıp oraya atmalıyım belki de..

Her ne ise, şu ana kadar bir albümün yarısını ele alabildim. Yaklaşık 100-120 fotoğraf bilgisayarda yerini aldı. Aileden istediğim herkesle de online olarak paylaşabiliyorum. Bu da nefis bir şey.

Herkese tavsiye ederim. Vaktiniz varsa, ve hafif deli iseniz, sabırla çok güzel bir dijital albümünüz oluyor…

Önceki bölüm: Deli pösteki sayıyor -i-

Son bölüm: Deli pösteki sayıyor -iii-

5 Yorum

Filed under aile, çocuk, bilgisayar, ev işi, severim paylasirim, tertip

Deli pösteki sayıyor -i-… Aile ağacı

Bazen kendime şaşıyorum. Bir şeyin cılkı nasıl çıkarılır, hakikaten bu konuda uzmanım. İlla herşeyi dört başı mamur yapacağım diye delimsirek işlere kalkışıyorum.

Uzun zamandır yapmaya çalıştığım bir şey var. Aile ağacı…

Bu iş için myheritage sitesini kullanıyorum. Secere.org da iyidir.

Çok akraba bilmem ama şu ana kadar 176 kişi oldu. Sıksam bi bu kadar daha çıkar :))

Derhal yengelerimi arayıp aradaki boşlukları doldurmam lazım. Temel akrabaları, birinci ikinci derece yakınlarımı kendim ekledim. Facebook’tan bakıp evlenenleri, çocuğu olanları saptadım, yeni nesili de ekledim..

Aile büyüklerine danışma zamanım geldi. >Bunu son yaptığımda aileden, uzak akrabadan ölenler olduğunu öğrenmiş ve şok yaşamıştım. Haberimiz dahi olmadı :(( Allah rahmet eylesin.

Bir benim değil eşimin tarafını da ekliyorum.. Epeyce detaylı bir hale geliyor, göz kamaştırıyor…

Soyağacı işini öneririm. Şecere iyi bir şeydir. Kan da sudan ağırdır.

vişne

Sonraki bölüm: Deli pösteki sayıyor -ii-

Son bölüm: Deli pösteki sayıyor -iii-

2 Yorum

Filed under aile, çocuk, insan olmak, kültür, severim paylasirim

itiraf.bom -ii-

Yaşıtım kızlar hep aynı şeyi söylüyorlar..

– “Ben annem gibi olmayacağım demiştim hep, ama bakıyorum aynı annem oldum çıktım.”

benim başıma farklı bir şey geldi. Allah gani gani rahmet eylesin, babama döndüm.

Zamanında bize iyi dayanmış, yemin ederim çekilir gibi değil… Bıkıp usanırdık hep aynı lafları işitmekten. Adam yerdeeeen göğe haklıymış arkadaş.  Ve aynı cümleleri şimdi bir kez de benden dinleyin:

“şampuanın kapağını kapatın”

“diş macununun kapağını kapatın”

“ört o lambayı, nakış mı işliycen orda? gündüz gözüne ışık yakılmaz”

“suyu çok akıtma”

“çıktığınız odanın ışığını, kapısını kapatın evladım”

“bitir önündekini, sonra”

“bir kere giyip atmayın kirliye, her gün ayrı pijama mı giyilir, günah yavrum deterjana”

“yemekte konuşulmaz”

“bir pirinç tanesi bile bırakmayın tabakta, çok günah”

Buyrun geliyor:

6 Yorum

Filed under aile, çocuk

Esnaf ahlâkı kalmadı mı ne?

Dün C. Abiyle konuşuyordum. Evin iç kapılarını yapan marangozla kavga etmişler. Adam işi teslim edeceğine söz verdiği tarihi 2,5 ay geçirmis!!

İnsan sözünden, hayvan yularından tutulur. Abim çok kızmış çok..
– Yaptıkları işi bir görsen İpek… Hep eksik, hep hatalı. Söylediğim zaman da cevapları hazır: “ee, kul yapısı” deyip çıkıyorlar. Ama Mersedes de kul yapısı ona ne diyeceksin?????
Yerden göğe haklı. Hem bunun kulla kullukla ne ilgisi var? Duasını istemiyorum ki, para veriyorum. Karşılığını da verecek.
*-*-*-*-
yemek masasinin sandalyelerinin yuzleri degisecek. semtimizdeki bir mobilyaciyla anlastim. iki sebebi var : hem semtin esnafi kazansin istiyorum; hem de yakin olsun ki, sorun cikarsa gidip kulagina yapisabileyim.
biliyorum cunku basima gelecegi..
sabah ugradim, kumasa karar verdim onu söyledim. adamcagiz bana “gun icersinde sandalyeleri aldiririz” dedi.
ben de once beni arayin da organize edeyim dedim. anlastik ciktim. aksama kadar arayan soran, gelen giden yok
17:30 aradim.
-yenge alti’da sizde olurlar. modokodan cikmislar
peki…
18:45 ?!?
– yenge isleri uzamis ama mutlaka gelecekler az sonra sizde olurlar
gelmediler tabii.
benim kizdigim nokta, telefonum var. arayın söyleyin. geç kalacagiz, yarin geleceğiz vb vb .
yok…
sabah aradim bir daha konustuk. 11:30da gelip aldilar.
bayrama kadar getiririz dediler.
bakacagim artik..
*-*-*
Iki gun once telefonla bir başka esnafa siparis verdim. “gun icersinde, en gec 4 saatte elinizde olur” dendi.
kim icat ettiyse gun icersini, gun icersinde kalsin insallah.
elbette gelmedi.
geri aradim. kem kum, yarin gelir dendi.
ertesi gun aksam (dun aksam yani, mobilyaci bir yandan dert olusturmaktayken) aradim.
-gelmedi
+biz hemen arastirip size donelim
-donun.
elbette donulmedi.
-ne oldu?
+ kurye bilmemnerde. oradan sonra size gelecek. (o dedigi yerden bize gelecegine Ankara’ya gitse daha cabuk gidilir..imkani mi var…)
– yarina kalsin bari
+ yarin gun icersinde… derken kizdim artik:
– 24 saat oldu ben siparisimi verdim, 4 saat icinde gelecekti. gelmedi bugun gelmedi yarin aksama kadar mi sizi bekleyecegim, sabah dokuzda kapimda olsun
+ olmaz. saat 15’e kadar gelir diyebiliyorum.
– ne diyorsunuz? 15 gec.
+ sabah teslimati icin ekstra para odememiz gerekir
– bana ne o sizin ic meseleniz. sozunuz 4 saatti. sozunuzu tutun.
+ isterseniz siparisinizi iptal edebilirim. (boyle de piskinler)
– olmaz oyle sey, siparisim gelecek. hem de erken gelecek.
+ o zaman soyle bir sey yapalim, 13’ten once gelmesini ayarlarim.
ayarladi herhalde oglen 12’de geldi.
of yani ya!
lutfen sunu okuyunuz:

Yorum bırakın

Filed under aile, insan olmak, saçmasapanlıklar, şikayetlerim