K-insan

Küçük insanlara kinsan diyorum, bu adı koymamda mühim bir etken küdam fikridir ki Can Barslan’a teşekkür etmek lazım. Benim kinsanlarım ebat olarak değil fikir olarak küçükler o yüzden sadece bakarak ayırt edilemiyorlar. Bir süre konuşmaları ile insan ve kinsan birbirinden hemen ayrılıveriyor.

Bu yazı istediğim kadar hafif olacak mi şu an bilemiyorum.

Hayal edin: Bir masanın önünde oturmaktasınız. Onunuzde bir kutu var. bir karışlık bir şey. Ayakkabı kutusu kadar diyelim.

Ne var içinde?

Sizce?

Ne renk, dokusu nasıl? Elinizi kutuya soksanız sıcak mıdır soğuk mu?

 

Kutuda MUZ var bir tane.

Dünyanın her yerinde tanınan bir meyve. Adını her dilde farklı söyleseler de kime göstersen muzun muz olduğunu bilir.

Bu bir GERÇEKtir. Önemlidir.

Muz sevmem, illa sarı olacaksa limon olsaydı, muzu buzdolabına koyarsan uzun dayanır, hayır oda sıcaklığında durmalıdır, muzu alttan açmak lazım, hayır efendim sap kısmından soyulur, benekli muz lezzetlidir, iri muz daha faydalıdır, muz çok lezzetlidir, üzüm dururken muz yenmez….

Bunlar FİKİRdir. Başına “bence” kelimesi gelebiliyorsa görecelidir, izafidir, her yerde aynı değildir. O zaman önemi yoktur. Geçersizdir.

Fikirlerinizle gerçeklerinizi oturup bir sayın. Kafa adlı kutuda sadece gerçekler olsun.

Bir örnek: Ben çayı şekersiz içerim. Eee noolmuş? İç. Bunu konuşmayız. Bize bir faydası yok bu bilginin. Kutudan dışarı.

Sosyal medyada bunu belirtmek balkona çıkıp bağırmak gibi. Bize ne? Kendi balkonuna çık bağır mahzuru yok.

Bunu BAŞKASINA yorum olarak yazıp “fikirlerime saygı duyacaksınız, düşünce özgürlüğü var” diyemezsiniz.

O fikir senin fikrin, otur kendi sayfana yaz, çiz, fotoğrafını çek isteyen baksın. (bakınız ben). Budur düşünce özgürlüğü. Gelip benim sayfama öyle yorum yazamazsın. O benim özgürlüğüme müdahaledir, özgürlük alanımı çiğnetmem.

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under insan olmak, instagram, internet, kültür, severim paylasirim, sosyal medya

Kahve

Dopdolu bir yazi. Az bulunuyor artik.

Yorum bırakın

Filed under Diğer

Instagram cekilisi

Istanbul kahve festivali 2’den aldigim ozel gun fincan takimini instagram hesabimda cekilise koydum. Kahveseverleri beklerim. 

@ipekag 

Yorum bırakın

Filed under Diğer

Bak! İyi bak ve unutma! -ii-

 

-devam-

Gel zaman git zaman tv-renkli tv-video-video kaset kiralama dükkanları-betamaks mı vehase mi muhabbetleri aldı yürüdü 80’lerde. Almancılar oluk oluk film akıttılar ülkeye. Şaban filmleri de miki filmleri de oralardan buralara geldi.

Ben universite icin evden ayrildigimda (1990) yilbasi tatili icin eve dondugum uc ay sonraya kadar evdeki toplam 5 tuslu videoyu calistiramamisti bizimkiler. 

TV’deki bazi yarismalara katildim bir donem. Simdi adini bile hatirlamadigim bir TRT yarismasi.. Ozkan Ugur’un Agirliginca Altin yarismasi.. 2003’te Metin Uca’nin Passaparola’si… Iste onu kaydetmenin tek yolu bir video sahibi olmakti. Gittim ikinci el bir video aldim. Dvd-hd-3d jet gibi girdi ondan sonra hayatimiza. Gecen hafta elektronik atik olarak geri donusume teslim edildi adi gecen video. Tv’mizle beraber. Cok sukur aptal kutusundan kurtulduk. 

Doksanlar jet gibi geçti, ikibinler uzay çağı olacak derlerdi, tamamen internet çağı oldu. Günümüzde her dilde her bilgiye ulaşabiliyorum. Binbir çeşit saçma sapan yalan bilgiyi de elemek gerekiyor ama er geç aradığımı buluyorum. İstediğim ülkenin sokaklarında istediğim müzenin koridorlarında turlar atmama hiç bir engel yok. Dünya avcumda!

Aradığım her konuda hiç üşenmeyip video çeken insanlar da var. Bir şeyleri adım adım görerek öğrenmek istediğimde video izliyorum ancak bu çok nadir olan bir şey. İnsan faktöründen arınmış ve tam istediğim bilgiyi veren google benim için çok daha iyi. CTRL+F ile ayı kadar metin içinde nokta atışı yapabilirken, 4 dakikalık videonun kimbilir hangi saniyesini görebilmek için tamamını izleyemeyecek kadar bunalan bir insanım. Bu yüzden kendime bir video kanalı kurmayıp bloga devam ediyorum. Beri yandan, küçüklüğümden beri spiker olma hayaliyle yanıp tutuştuğumdan kafamdakileri konuşabileceğim bir kanala da ihtiyacım var. Bilemiyorum, neden olmasın ki?

Her eve sanal gerçeklik gözlükleri ve hologram filmler girdi artık. Ve artık “daha neler” diyeceğimiz şeyler elli yılda bir değil elli günde bir çıkmakta.

Bu beni heyecanlandırıyor.

Bir yandan da neredeyse bir ömür süresince fotoğraf makinesinden holograma uzanan teknoloji tarihini yaşamış insanlar olarak küçüklere bazı şeyleri öğretmeye vakit kalmamasından şikayetçiyim.

Olayları yaşamak yerine kısa sürede unutulup yok olacak kayıtlara alıyorlar. Canlı olarak izlemek yerine pozunu verip fotoğrafını çekiyorlar ve bir daha bakmadıkları bir sosyal medya ortamına kaydedip, laykını alıp ilerliyorlar. “Fotoğraf aldırmak” deyiminden habersizler ve “nasılsa gugılda var” diyerek hiç birşeyleri öğrenmiyorlar. Patlıcanı görünce “gözü açılmadık sığırcık yavrusu” hashtagıyla paylaşmaları an meselesi.

Sorunlar kendi çözümlerini de getirir. Ya beyinler ve vücutlar dumura uğrayacak (Wall-E) ya da sanal ortamda varlığımızı sürdüreceğiz (Surrogates). Gelecek gelene kadar, bakın ve görün. Beyniniz kaç terabayt farkında mısınız ?

 

Bu yazıyı yazdım çünkü Kodak filmli makineyi üretmeyi bıraktıktan sonra, ikinci bir milat da Martta Sony’nin video kaset üretmeyi durdurması oldu. Son video cihazı da Temmuzda üretildi ve o firma da kapılarını kapadı.

Eski teknoloji bozulmazdı, tamir de edilebilirdi. Şimdi tüketim maddesi halinde..

 

http://www.mirror.co.uk/tech/last-video-player-made-look-8475325
Teknolojiyi uretemeyen bir ulkeyiz. Yakinda anlayamayan bir ulke olacagiz. Maymuna evriliyoruz ve o kadar basitlesti ki gencler, olayi rahat kabulleniyor. Kulakligi takan uyusuyor. 

Egitim onemli de.. neyin egitimi arkadas? Ful egitimde gencler. Ogrendikleri bir sey yok. “Yazlari sicak ve kurak” asamasinda hala. 

Er gec bir kirilma yasanacak. Er gec onder bir grup cikip “dur” diyecek. Biliyorum cunku genclige hitabe’de Ataturk’un belirttigi bir gercek var. Muhtac oldugumuz guc ICIMIZDE. 

Yorum bırakın

Filed under insan olmak, internet, OKUL, soruyorum

Bak! İyi bak ve unutma!

İlk fotoğraf makinesi 1800’lerde icat edildi. Adını Foto=Işık ve Graphia=yazmak’tan alır. Fotoğraf profesyonellerce çekilen, önemli bir vesikaydı ve bir kısım yerlinin “ruhlarını hapsettiği” gerekçesiyle fotoğraf makinesinden kaçındığı söylenirdi.

Fotoğrafçı her yerde bulunmaz, bulunduğu yerde de mühim bir durumda başvurulur, fotoğrafı çekilecek kişinin çoook uzun zaman aynı şekilde durmak zorunda olduğu pozlarla çekilirdi.

Öyle ki, insanların genellikle oturarak kımıldamadan durmaları sağlanmış, eski fotoğraflarda hep oturan insanlar yer almıştır. Hareket ederlerse, göz kırparlarsa flu ve korkunç resimler çıktığı ve tab etmek işlemi eziyetli ve kimyasallı uzun süren bir işlem olduğundan fotoğrafçılar enseden kavrayan ve vitrin mankeni gibi kaskatı durdurabilen gereçlerle fotoğraf çekmişlerdir.

O zamana kadar zenginler yağlıboya portrelerle ölümsüzleşebilmekteyken, sıradan halk da kısa sürede “fotografisini aldırarak” ölümsüzleşmekten keyif almış, hatta bizzat ölülerin fotoğrafları çekilerek ileriki nesillere aktarılmıştır.

Her iki mevzuyu özetleyen fotoğrafların devamını google’da “post mortem photography” olarak derinlemesine araştırabilirsiniz.

1900’lerde yavaştan evlere bile girmeye başlayan fotoğraf, bir hobi ve bir geçim kaynağı olarak büyük sükse yaptı. Kodak taşınabilir ilk fotoğraf makinesi markası olarak, bir devrimdi. Fransızlar halen fotoğraf makinesine “Mon Kodac” derler.

İşler ilerledi, 1960’larda renkli film, daha kısa sürede film banyosu, video çekebilmek, ayda fotoğraf, insan bina bitki hayvan fotoğrafçılığı, zenginlerin fotoğraflarının gazetelere basılarak cemiyet haberleri, ünlülerin fotoğraflarına olan talep ise magazin gazeteciliğini doğurdu.

Arayı atlayarak, 70’lerden itibaren evin babasının tekelindeki fotoğraf makinesini anlatayım biraz. Siyah beyaz filmler rulo halinde satın alınır, makineye kapkaranlık bir yerde takılırdı. Işık değerse film yanardı çünkü. Genelde 24 ya da 36 pozluk makaralardı bunlar. İcap ettiğinde, birinin doğumgünü, halanın hicazdan dönüşü münasebetiyle ailenin bir arada olması, bir bebek doğması, nişan, sünnet törenleri evde fotoğraflanırdı. Bir bilemedin “ay gözüm kapalı çıktı” diyen olursa, makara ileri sarılarak (evet elle tır tır döndürülür film) iki poz çekilir makine kaldırılırdı. (portatif flaşlara hiç girmeyeyim konu uzadı zaten)

İşte bir iki yıl içinde makinede film biter, baba paraya kıyabilirse gotürülüp fotoğrafçıda tab ettirilirdi. Baba bilahare gider tab edilmiş negatif filmi inceler,

(arap :D) beğendiklerinden bastırırdı. Diyelim eşinin ve yeni doğan oğlunun fotoğrafından dört beş tane bastırır, şehir dışındaki akrabalara da  arkasına dolma kalemle (Mahmut Kemal ellerinizden öpmeye geldi. 18.Mayıs.1974) yazılarak zarf içersinde gönderilirdi. Çok prestijli bir şeydi bu (fotoğraf gönderilmeye layık görülmek) ve ayna kenarlarına vitrinlere fotoğraflar iliştirilirdi.

Çok ekstrem durumlarda stüdyoda fotoğraf çektirilirdi. Aile pozu ya da bebek fotoğrafı mühim bir olaydı. O yılların stüdyo resimlerinde boş ve ciddi bakışlı insanlar beni hüzünlendirir.

İyice fiyakalı olansa eve fotoğrafçının gelmesiydi. Doğumgunu, nişan, sünnet fotoğrafını profesyonel birine çektirmek gıpta edilen bir davranıştı.

Tatile çıkacaksan ödünç mödünç bir tane bulur mutlaka tatil fotoğrafları çekerdin. İstanbul manzaraları özellikle revaçtaydı.

 

1 Yorum

Filed under Diğer

“biz bebek yapabiliyoruz, ya siz?”

Hafif.org’a zamanında yazdığım yazıları sitenin kapanması nedeniyle buraya aktaralım bari.

12 Aralık 2006 16:40

“biz bebek yaptık,hadi bakalım,senin var mııı?” demek değil bu!

Bey yazmaya elim varmıyor ama, ŞÖFER beyler, biz diğer sürücülerin arabalarımızın arka camına astığımız baklava dilimi şeklindeki sarı levhada “BABY ON BOARD ” yazıyor ya ecnebice; (ben bir de “bebek var” çıkartması yapıştırdım, okuma bilebilenler için!) o demektir ki, “ARABADA BEBEK VAR “.

O sarı baklava dilimindeki yazıda geçen “baby” kelimesini anlamadın madem, az dikkat etsen Türkçesi de öbür köşede yazılı: “BEBEK VAR” güzel kardeşim. Bu bizim üreme yeteneğine sahip olduğumuzun bildirisi değil.

Gerçekten bebek var ve sen arkamda kornanı anırtınca korkabiliyor masum…Sabırlı olun, dibimize sokulup kornanıza abanmayin; Rabbim bize de göz vermiş, görüyoruz elbet, ilerleme fırsatı olsa ilerleyeceğiz, sizin önünüzü tıkamak gibi bir sabah sporumuz yok bizim.Biz de işimize gücümüze gidiyoruz.

Sen aracına memleketinle, sevdiklerinle, takımınla, inançlarınla ilgili muhtelif şeyler yapıştırmasını biliyorsun ya, bizler de bunu yapıştırdık…Sinirlendirmeyin beni.

Haa, bir de…Diğer şehirlerde nasıl bilmiyorum ama özellikle İstanbul minibüs şöförlerinin –daha açıkçası Anadolu yakası minibüsçülerinin- trafikte hiç bir şeye aldırmamalarına deli oluyorum. Ne kırmızı ışık, ne dönülmez işareti.. Hiç bir şeyi tanımazlar.

Yol keser, yol vermezler. Trafiği aksatma kaygısı duymadan caddenin tam ortasında durup, yolcu indirir bindirirler.

Sağa, kaldırıma yanaşsa arkada bekleyenler geçip gidebilecek. Ama ne lüzumu var? Beyefendi tekrardan sol şeride geçme zahmetine girmemek için ortada durur, işi bitince devam eder gider.

Ha, kaldırımda dikilenlere uyguladıkları taciz de iğrençtir. Taa uzaktan selektör yapıp yaklaştıkça da hız azaltmaya ve korna çalmaya başlarlar. Kaldırımdaki kişi salak olduğundan gelenin minibüs mü deve mi olduğunu kendi başına anlayamaz ya, şöför ses ve ışık gösterisi ile yolcu adayına kendini beğendirmek çabasındadır. (Minibüste yer olup olmamasının bu taciz çalışması ile hiç bir alakası yoktur.)

En sonunda gelir önünüzde durur, kapıyı açar, işaret filan etmemiş olmanız önemsizdir. Sırf karşı kaldırıma geçmeye çalışıyor bile olsanız, şöför için kaldırımda duruyor olmanız yeterlidir. Bineceksinizdir ama kendiniz bunu henüz bilmiyorsunuzdur. Yeterince azimli bir şöföre denk gelmediğinizden kaldırımda dikilmektesinizdir.

Son olarak… ayakta gitmek için para ödemeye razı olan insanlar yüzünden toplu taşımacılık berbat halde.

 

6 Yorum

Filed under çocuk, güvenli hayat, saçmasapanlıklar, şikayetlerim

mekdanılds gibisi yokmuş

Hafif.org’a zamanında yazdığım yazıları sitenin kapanması nedeniyle buraya aktaralım bari.

 

 01 Haziran 2007 16:56

Kola sevmem…içmem, içemem…

ömr-ü hayatımda toplasan bir bardak kola içmişliğim yok, lakin kokakolanin mc promosyonu olarak verdiği renkli kola bardakları çok hoşuma gitti.

Acaip promosyona gelen biriyimdir.Dün gittik kızımla mekten birşeyler yiyelim bardak alalım dedik.Kızım konuyla ilgili bir şey demedi, diyen benim ama “dedik” dedim.

derim.

dedim netekim.neyse..

renkli bardaklar hafif aktif menülerin hediyesiymiş.oh ne ala dedim, hafif bişeyler ye, üste bardak al. körün istediği bi göz…siparişimi verdim, “yanında ayran istiyorum” dedim”o zaman sana bardak yok” dedi.

“e ben kola içmem” dedim.

“bilmem” dedi..

”iyi madem ver kolayı,yanında bi de ekstradan ayran kat hesaba”aldım tepsimi geçtim oturdum.gıcır bardağim da önümde, mutluyum.yarısı buzdan ibaret koca kolayı bıraktım kalkarken masada. bi bardak ayrana birbuçuk kayme virmişim, yoğurdun kilosu iki kayme ama o da derdim değil..

menü hafif aktif, lakiin, BÜYÜK patates ve BÜYÜK kola ile servis edilmekte!Bu ne hafif bu ne lahana turşusu derler adama.bana demediler gerçi ben size diyom.yaa, yaaaa..

Yorum bırakın

Filed under alışveriş işleri, ben yazdım, saçmasapanlıklar

Tek tip kimlik olsa ya…

Hafif.org’a zamanında yazdığım yazıları sitenin kapanması nedeniyle buraya aktaralım bari.

 

| 04 Mayıs 2007 13:39

Dün eniştem gelirken, polis çevirmesi varmış. Ehliyet sormuşlar, evde demiş. Ruhsatını almışlar…

Esasen, ehliyeti niye taşıyoruz? Ben sınavı geçmiş, ehliyetimi almışım. Ehil biriyim. Neden belge gezdireyim ki? Bir yerlerde kaydım vardır mutlaka… Merak eden araştırır bulur.

Ehliyetsiz araç kullanmak mümkün. Ehliyetim kontak anahtarı değil ki…

Ben ilkokulu da bitirdim. Ama her gittiğim yere diplomamı taşımıyorum. Mezunum dedim mi mezunum…

Niye bilmem, bu evrak merakı bitmedi gitti.
Olması gereken şey, nüfus cüzdanında bir kutucuk. Nasıl “kan grubu”, “medeni hali” yazıyorsa, “ehliyeti” kutucuğu olacak, o kutucukta, mesela benim için bir adet B harfi yer alacak o kadar…
O ehliyetin üzerinde polisin görmesi gereken ne var ki? Fotoğrafım mı? Nüfus cüzdanımda var… Keza biri bana ruhsatı izah etsin…

Nüfus cüzdanı da ehliyet boyutuna gelmeli. Cüzdana sığmalı. Kalınca olmalı ki uzun süre dayansın.. PVC’lenmiş karton bir ayda haşat oluyor…Üzerinde barkod olmalı. Nasıl vergi kimlik numarası ile vatandaşlık numarası birleştiyse aynı onun gibi, sağlık numarası da aynısı olmalı (ssk/bağ-kur vb numaralarımız var ya..)Ehliyet sınavına giren ve geçenin kimliğinde “ehliyeti” bölümündeki X işareti kaldırılır ve B yazılır. Olur biter.Bu durumda, polis ve ilgili herkes, bir barkod okuyucu ve bir de genel program ile, karşısındaki kişinin ehliyeti var mı yok mu anlar. Nedir ki?

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under araba, Diğer, saçmasapanlıklar, soruyorum

İrem Hanım’ın Diş Buğdayı Partisi

Hafif.org’a zamanında yazdığım yazıları sitenin kapanması nedeniyle buraya aktaralım bari.

17 Mayıs 2006 17:09

 

FLAŞ FLAŞ FLAŞ
İrem Hanımın Diş Buğdayı töreni geçtiğimiz Cumartesi günü evlerinde verdikleri partide gerçekleştirildi.
Henüz on aylık olan İrem annesini gururlandırarak, uzun zamandır merakla beklenen ilk dişini 20 Eylül’de çıkarmıştı.
İşin ilmini kapan sevimli İrem, üç gün sonra ikinci dişini de çıkardığından, dostları arasında “çiftdiş” olarak anılıyor.
Gelişmeler nedeniyle yayınını keserek haber giren CNN muhabiri, “İrem Hanım’ın bu kadar kısa bir ara ile iki diş birden çıkarması para piyasalarını olumlu yönde etkiledi” diyor. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda yaşanan rekor yükseliş yatırımcıları da sevindirdi. Biberon, emzik ve mama üreticileri hisselerinde belirgin bir düşüş yaşanırken, süt ve bisküvi hisselerinde tepki alımları ile borsa günü belirgin bir yükselişle tamamladı.
İkinci dişini hayranları ile buluşturan İrem Hanim, “Geç olsun temiz olsun dedim ve çok çalıştım ama içime sinen bir diş çalışması oldu. Bu dişleri çıkarırken kesinlikle ticari kaygı taşımadık. İki dişi bir arada çıkartmak çok güzel, çok yakında bir “best of” diş serisi daha çıkaracağım, bu dişler bu sezona damgasını vuracak” şeklinde gülücükler yaptı.
Magazin programlarının tamamı hafta boyunca “teyzesi tarafından özenle giydirilen İrem Hanım’a on üzerinden on verdik ve haftanın şıkı seçtik” seklinde yayınlar yaptılar.
Annesi İpek Hanım’ın müjdeli haberi üyesi olduğu gruplara yayması ile gelen tebrik ve hayırlı olsun mesajları sayesinde superonline mail hatlarında geçici olarak yoğunluk yaşandı. Bu yoğunluğa hazırlıklı olmayan superonline yetkilileri, acilen bir düzine İnternet mühendisi ile olayı çözümlediler. Tebrik ve hayırlı olsun mesajlarına sırf bu iş için kiralanmış bir yazılım uzmanı tarafından teşekkür mesajları gönderilmeye devam ediliyor.
Diş buğdayı (Hedik) partisi öncesi evini muhabirlerimize açan ve çok sevinçli olduğu gözlerden kaçmayan İpek hanim, hazırlıklar sürerken sorularımızı yanıtladı.
Diş buğdayını, daha önce gruplarda yer alan ve çok tutulan “Leyla’nın diş buğdayı(*)” tarifine göre hazırladığını belirten İpek Hanim, Leyla hanıma da gıyabında teşekkür ederken, “aşağı yukarı 15 kişi için yarim kilo buğday yeterli oluyor, ancak marketlerde hediklik buğday olmadığından, biz hediğimizi aşurelik buğdayla yaptık ve pudra şekerini tarif edilenden daha bol kullandık.” dedi.
(*)Meşhur, “Leyla’nın diş buğdayı” tarifi için yazının sonuna bakınız.
Parti sırasında nazar duaları, maşallahlar ve “elemterefiş, kem gözlere şiş” tekerlemeleri ile yenilen hedikten sonra, merakla beklenen an geldi. İrem hanim mesleğini seçecekti. Tüm gözler halinin üzerine serilmiş çarşafın üstündeki malzemelere çevrildi. (steteskop=doktor; CD/mouse=bilgisayarcı; makas=terzi,desinator; boya=sanatçı; kitap=okumuş kişi; altın bilezik=meslek sahibi; kaşık=asçı,iyi yemek yapan kişi; cep telefonu=iletişimci,is kadını; kalem=yazar; hesap makinesi=muhasebeci; cetvel=mühendis; para=zengin; vb) Bu malzeme dizme esnasında birisi, kredi kartı da koyalım dedi, akabinde yapılan “kart finans” esprisi yüzünden bu fikir çok kötü bulundu.
Çarşafın üzerine İrem görmeden yarim daire seklinde dizilmiş Tüm bu eşyaların ortasına aniden oturtulan İrem’in ilk eline alacağı şeyin gelecekteki mesleğini ortaya çıkaracağına inanılıyor. İrem, uzun bir kararsızlık ve ince ince süzme sonucu ilk olarak alkışlarla cep telefonunu eline aldı. Telefon elinden alınıp kenara kondu ve ikinci tercihi gözlendi. İrem gene uzun uzadıya araştırdıktan sonra Mouse’a el attı. Nihayet birinin aklına yere kitap koymak geldi ve İrem’in uzun uzun arandığı şeyin kitap olduğu, derhal atılıp kitabi kapması ile anlaşıldı.Misafirleri uğurlarken gelen hediyeler için ayrı ayrı teşekkür eden İpek hanim, “bu benim en mutlu günüm, darısı kızımın yürümesine inşallah” dedi.
Leyla’nın diş buğdayı tarifi
Bir gün önceden 1 tencereye buğday ve başka bir tencereye nohut isliyorsunuz. Ertesi gün nohudun sari suyunu döküp nohudu ve ayrı tencerede buğdayı kaynatıyorsunuz.Çok çabuk pisti benimki. Carrefourdan almıştım.
İkram şekli : Kaselere 2 çorba kasığı buğday, üzerine 1 çorba kasığı nohut, üzerine dövülmüş fıstık ve onun üzerinde çok az pudra sekeri. Görüntü ve tat mükemmeldi. Arzu edenler kasenin birine para yanda boncuk koyuyor ve bulan bebeği bastan aşağı giydiriyor. Ben de yapacaktım ama zaten gelenler acayip hediyeler getirince vaz geçtim.

Yorum bırakın

Filed under aile, çocuk, ben yazdım, iştahlı işler, severim paylasirim

O arama nihayet yapıldı: “çıplak kadın”

hatta “meme ve popo”

 

(LÜTFEN ÖNCE BU YAZIMI OKUYUN)

Bir kız kardeşim var. İlk çocuğum da kız. Erkek çocuklar hakkında hiç bir şey bilmeden bir de oğlum oldu.

9 yaşına kadar da ezbere geldik. Şimdi yavaştan bacaklarındaki tüyler sert çıkmaya, koyu renge dönmeye başladı. Anlaşıldı ki, hormonlar çalışıyor. Bugün yarın derken ihmal ettiğim konu başıma geldi.

Oğlum tablette “çıplak kadın meme popo” araması yapmış. Kullandığım google güvenli arama ve çocuk takip uygulaması sayesinde anında yakaladım. Evet biraz görmüş.

O yaşlarda insan merak ediyor. Çok normal. Kendi vücudu kadar karşı cinsi de merak etmesi zaten olması gereken şey.

Anında tableti elinden aldım. : “Gel hemen oturup bunu konuşmamız lazım.”

“Kızdın mı?”

“Hayır kızmadım, merak etmen normal. Ben de küçükken merak ederdim, baban da etmişti. Bunda kötü bir şey yok. Bakarken ne hissettin? Biraz heyecan biraz da utanç değil mi?

İnsanların üç temel içgüdüsü vardır. Beslenme ve korunma mühimdir. İnsanlar karınları doysun ve giyinsinler, barınsınlar, sıcak olsunlar isterler. Bunun yanı sıra büyüdükçe üçüncü içgüdü de gelişir. Aynı bebekken yürüyememen gibi, zamanla büyüdükçe gelişir bu da. Cinsellik.

Cinsellik canlıların üremelerini ve çoğalmalarını sağlayan şeydir. İki farklı cins vardır, biri kadın biri de erkek. Erişkin kadın ve erkekler isterlerse evlenir ve çocuk yaparlar. Çocuğu büyütebilme sorumluluğuna sahip olacak yaşa gelmeden evlenilmez.

Her zaman yaptığımız bir konuşma var biliyorsun. Özel bölgeler. İç çamaşırlarının ya da mayonun içinde kalan kısım özel bölgedir. Kimseye gösterilmez kimseninkine bakılmaz. Ellenmez ve elletilmez. Senin popona birisi açıp bakarsa ne olur?  Utanırsın.  İstemezsin. Başkasınınkine de bakman aynı şekilde ayıp olur.

Herkes zaman zaman nasıl acıkınca yemek düşünürse, cinsellik dürtüsüyle de zaman zaman karşı cinsi düşünebilir, heyecanlanır. Aklına çıplak kadın, meme, popo gelebilir. Bunları düşünmek normal. Hiç ayıp da değil. Ama bu düşünceni kafanın içinde tutarsın. Kafatasın beynini ve düşüncelerini saklıyor değil mi?

Aklına gelenleri açıp Google’da arayamazsın. Gözlerini korumak için göz kapakların var. Açık resim görürsen bakmazsın.

Ağzını korumak için de dudakların var, bu ya da başka ayıp olacak sözleri ağzının içinde tutmalısın. Küfür etmeyiz değil mi? Ne kadar komik ve şaka da olsa birileri ile bu konuda sohbet de etmezsin.

Soracağın bir şey olursa, ne olursa olsun, her zaman bana ve babana sorabilirsin. Sana herşeyi anlatırız. Kızmayız. Utanmayız. Bizden utanmana gerek yok. Herşeyi biliyoruz zaten. Ancak kural kesin.

Kimsenin özel bölgesine bakılmaz. Özel bölge kimseye gösterilmez. Annen baban ablan öğrenirse utanacağın bir şey yapılmaz. Sana güveniyorum”

Sıradaki konu… bebekler nasıl oluyor? Hadi bakalım.. En kısa zamanda halledip bu konuyu da yüzümüzün akıyla atlatalım inşallah.

 

 

 

 

2 Yorum

Filed under aile, Diğer, saglik, severim paylasirim