Çevreci olmanın 4 R kuralı

rrrr

 

Reduce –

Reuse – 

Recycle –

Respect –

 

Bizim evde nasıl bu isler onu anlatayım:

Öncelikle, herşey çöp değildir. Belki de, hiç bir şey çöp değildir demem lazım.

Çöpleri ayrıştırmak gerekiyor. Yiyecek artıkları çöpe, geri kazanılabilecek seyler geri donusum kutusuna..

Pilleri ve ampulleri özel toplama noktalarına götürülmek üzere kutulara topluyoruz. Pilleri okullarda, eczanelerde,heryerlerde bulunan pil toplama kutularına bırakıyoruz. Tasarruflu ampuller cıva içeriyor, çöpe atılmamalı. Onları da şimdilik İKEA’ya götürüyoruz;  başka yer bulamadım ampul toplayan…

Kağit-karton-cam-teneke-plastik ambalajları ayrı poşetleyip çöpe indiriyoruz. Belediye toplamıyor, çekçek arabalı toplayıcilara yâr oluyor. Olsun, işe yarasın da….

Çevreyi korumak icin az atik cikarmak gerekiyor. Firmalar az ambalaj malzemesi kullanmali. Plasik poşet yerine bez ya da cok kullanimlik heybelerden kullanmak lazim. Açık söyleyeyim, ben bu kısmı tam oturtamadım. Evde, araba bagajında çeşit çeşit çevre korumacı poşet var, ben alışverişi yaptıktan sonra aklıma geliyor bez çantam olduğu. Bu çevreci çantaların çok da güzelleri var :)) Her marketten birer tane aldım desem yeridir. Hâlâ poşetle alıyoruz malzemeleri eve, gerçi o poşetleri de illa ki kullanıyoruz, mümkünse çöp kutusunda bile kullanılıyorlar ama …. bence posetlerin bozunabilirini uretsinler. poset bize lazim, birakamiyoruz :(((  [bu yazı ilk yayınlandığında 2008 filandı ve bozunabilir poşet yoktu. yine bir fütürist icat yapmışım haberim yok]

Hiç bir şeyi tek defa kullanıp atmamaya gayret ediyoruz. Az daha kullanmakta da fayda var. Yumuşatıcının ambalajından oyuncak kutusu yaptık çocuklarla, onu da yazacağım bir ara. Atmak kolay. Atmayın.

 

Özetle, kafama göre tercüme edip yorumladım:

Azaltılmis ambalaj, (reduce)

Az daha kullanmak,(reuse)

Azat etmek,(recycle)

ve

Azıcık saygı göstermek (respect) lazım.

19 Yorum

Filed under çevre, çocuk, blog işleri

Bir başka icat yaptım!

Gün geçmiyor ki bir başka icatla hayatımı kolaylaştırmayayım. İşte size “Stor çekicisi 3000”

Stor tipi perdelerin mekanizması can sıkıcıdır. Hangi ipi çekeceğini bilemez insan. İlla ki yanlış ipi çeker, mutlaka ki karıştırır. Siz de bu dertten muzdarip misiniz? İşte çözüm :

image

Perdeyi yarıya kadar indirin. Tam yarıya!

image

Zincirin en altında kalan boncuğu ojeyle boyayın.

image

Storu açmak isterseniz işaretli boncuğun tarafını aşağı çekeceksiniz.

Storu kapamak isterseniz yine işaretli boncuğun tarafını aşağı çekeceksiniz.

Buyrun işte. Dertlere deva bende gene :)

15 Yorum

Filed under icatlar, severim paylasirim

Arkası Yarın 2/ Marie Elisabeth’in Gizli Kalmış Hatıraları -ii-

(Hatıratın evveli)

 

Bir üvey kızım olduğunu kimse söylememişti. Kendi kendisini bana takdim ederken kapkara gözleri parlayan, kapkara saçları karmakarışık dolaşmış bu 10 yaşlarındaki kıza bayılmamak mümkün değildi. Evet, dünya güzeli bu kız bana saray hayatımın en güzel sürprizi oldu.

Annesini doğumunda kaybetmişti ve anne ilgisi ve şefkatinden mahrum kalmıştı.. Beni bir anne olarak görmeyeceği açıktı, ama yine de onunla ilgileneceğim için çok sevinmiştim.

On yıl boyunca babasının akşam yemeklerinde gözüne çarpan, kendisine de kraliçeyi hatırlattığı için o göze batan minik prenses, dadıların hizmetçilerin elinde kalmıştı ve olan asaletini yitirmişti. Biraz serseri, hatta serkeşti diyebilirim. Kraliyet işlerinden de, saray yönetiminden de haberi olmadığı gibi, sofra adabından da, görgü kurallarından da, kıyafet seçiminden de uzak kalmıştı. Annemin hep dediği gibi: Kraliçe doğulmaz, olunur!

İlk evvel, o dolaşık, gümrah, kömür karası saçları omuz hizasında kesip başına da bir kurdele takarak güzel yüzünü ortaya çıkardım. O bembeyaz ten, biraz sabun görünce iyice parladı, minik kırmızı dudakları gülücükler saçtı, iri-kara zeytin gözleri ışıl ışıl parladı. Derhal üzerine göre şöyle ayak bileği hizasında tertipli bir kaç elbise diktirttim. Yumuşak deriden pabuçlar istettim. Mutluluğu için uğraşmak benim de çok hoşuma gidiyordu. Hiç sahip olmadığım bir kız kardeş gibiydi.

Her gün kraliçelik işlerimi yaparken yanımda gezdirmeye başladım. Ona bildiğim her şeyi öğretmeye çalıştım, ama aklında pek kalan bir konu yoktu. Ne bitki bahçeme aldırdı ne de yabancı dil eğitiminde başarıya ulaştı. İnsanlarla fazla senli benli oluyor, bir kraliyet ailesinin prensesi olduğunu unutuyordu. Arkamı dönersem doğru bahçeye kaçıp tavşanlar mı olur, muhabbet kuşları mı olur, Kral babasının ona oyalansın diye aldırdığı hayvanlarıyla oyuna gidiyordu.

Haftada bir gün halktan insanlar saraya gelip dertlerini özel görevlendirdiğim yaverime anlatırlardı. Ben de zaman zaman bitişik odada dinler, her seferinde de ertesi günü yaverin hazırladığı raporu incelerdim. Kısa zamanda krallığın önemli kişilerini, sınırlarda olup bitenleri kraldan da iyi bilir oldum. Zamanla halkım beni sevdi, mutluluklarında da acılarında da yanlarında olmaya çalıştığımı bildi. İyi bir kraliçe olarak, dertli insanlara yardım edebilmek için hafta içi mutlaka kaleden çıkar, ninemden kalan terkip defterlerinde bulduğum çareleri insanlara götürürdüm.

Yıllar geçti.. Bu seferlerden birinden- hiç unutmam, kızamık salgını vardı ve hastalığa kurbanlar vermemek için yapabileceğim çok çok azdı- saraya döndüğümde kısa ve tatsız evlilik hayatımın bittiğini, değerli kralımın, sevgili kocamın gökyüzüne uçtuğunu öğrendim. O günden itibaren, bitmez yas sürem başladı, hep siyahlar giymek zorundaydım. Dul kraliçe olarak hem ülke, hem soytarısından aşçı yamağına koca bir saray, hem de artık genç bir kız olan ama hala kafası çalışmayan prenses kaldı başıma.

Beri yandan, memleketimde, tek bir ülkenin ikisine birden yetmeyeceğini hesaplayan ağabeylerim de açıkça taht mücadelesindeydiler ve üstelik her biri ayrı ayrı da bana “ülkeleri birleştirelim, tahtı da bana bırak, rahatına bak” mesajı gönderiler. Onları ve hırslarını dizginde tutmak da bana kalmıştı.

Günlerce gecelerce uğraştığım oluyordu, kum saatinden geçen zaman saçlarıma aklar düşürüyordu ve süssüz püssüz siyah elbiselerden de bunalmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, zaman zaman çeyizimde getirdiğim dövme bakır çerçeveli aynamın karşısına geçiyor ve içimden “aah Betty-Betty, sen bu hallere düşecek kadın mıydın?” diye soruyordum. Kendi soruma kendim cevap veriyordum tabii, “Saçmalama Betty-Betty! Hala ülkenin tek ve en güzel kraliçesi sensin ve hep sen olacaksın”

Bir gün, küçük ağabeyim çıkageldi. Yedirdik, içirdik, söz gene ülkemi teslim etmeye geldi. Yeterince bıkmıştım bu laftan. Gece ilerleyip ağabeyime odası gösterildikten sonra, bana çok bağlı ve hafif de tutkun olan yaverim peşimde olduğu halde, mahzene indim. Şu sarayda en sakin, en kafa dinleyebildiğim yerdi doğrusu. Güzden topladığım valeryen köklerini epeydir hazırda tutuyordum, hemen güzelce hazırladığım karışımı seyrelttikten sonra ağabeyimin geldiği arabanın her tarafına döktürülmek üzere yaverime verdim. Daha gün doğmadan ahırların oradan kıyamet koptu. :)) Üç fersah mesafede ne kadar kedi varsa koşturarak gelmiş, arabaya el koymuştu. Arabadaki kedi sidiği kokusunun çıkmasına ihtimal vermiyordum. Seyisin arkasında koşarak gelen ve kedilerden “şeytanın uşağı” diyerek kaçan ağabeyim gecelik entarisiyle atladı atlardan birine, arabayı bırakıp kaçtı.

Yaverle odamda baş başa kaldığımızda gülmekten gözlerimizden yaşlar geldi. “majestem, harikasınız” dedi yaver. “Oh olsun kerataya” dedim. “Bir daha bu şeytanlı meytanlı saraya adım atmaz!” Arabayı da eski dere yatağına attırıp yaktırdım. Kedi sesinden bir süre durulmadı ama sonra o da bitti. Evet, bazen çok eğlenceli geçiyordu sarayda hayat. Bir gün de sana bu maceralarımı anlatayım..

 

-devam edecek-

IMG-20130711-WA0003

 

(kedilerle oldum olası aram iyidir)

1 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Arkası Yarın 2/ Marie Elisabeth’in Gizli Kalmış Hatıraları -i-

Belki büyük bir sansasyon yaratacak, belki de hiç ilgi uyandırmayacak tıpkı ilk yaşandığı günlerde olduğu gibi. Ne demişler, “gerçek ayakkabılarını bağlayana kadar, yalan dünyayı dolaşır”.

Er geç, bu öykünün asıl ve asil sahibinden de dinlenmesi gerekiyordu, nihayet, bu şerefe de ben nail oldum. Majesteleri olayların aslını astarını bana usulca anlattı. Ben de size aktarmak istiyorum, boynumun borcu..

ASLINDA DOĞRU BİLDİĞİNİZ HERŞEY, BİR YANILSAMA, BAZI YANLIŞ ANLAŞILMALAR VE KASTEN DEĞİŞTİRİLMİŞ GERÇEKLER.

Şu andan itibaren okuyacaklarınız tamamen Majestelerinin kendi açıklamalarıdır.

*-*-*-*

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde.. Yok değil mi artık kalbur filan? Ben yıllardır hiç görmedim. Saman da görmedim. Ne de kullanışlı bir şeydir oysa. Yatak da yaparsın, yem de. Üstelik yoncayla kaynatır suyunu süzersin, çok tatlı bir sarı renk verir yünlü dokumalara. Bütün bunları bana ninem öğretmişti. Rusya’da doğmuş, sonra küçükken Anadoluya göçmüşler. Neler neler bilirdi; oralarda öğrendiklerini anlatırdı hep. Hem insanları hem hayvanları sağaltacak terkipler bilirdi. Akıllı bir kadındı ninem, çocukluğundan kalan ne bilgisi varsa hem yazmıştı hem de bana bireeer birer anlatmıştı. Hikayesi karmaşıktır ama güzeldir, bir gün onu da anlatayım sana.

Bizim ailemiz Avrupada küçük bir krallık, hatta beyliktir. Babam ve erkek kardeşlerim küçük ülkemizin becerikli ve barışsever halkını idare ederler. Ben de annemin dizi dibinde büyüdüm, ninemin tarif kitaplarını kopyaladım. Zaman geçti, benim de evlenmem gereken yaşım geldi. Annem ve teyzem bir oldular ve bana, kendilerine göre iyi bir evlilik ayarladılar. Zaten krallar imparatorlar tamamen hikayedir yavrum. Kadınlar evi de, sarayı da, ülkeyi de idare eder..

Uzak bir ülkenin yaşını başını almış kralı, kraliçenin yasını tutmaktan vaz geçmiş o aralar. Teyzem haber salmış, yağlıboya bir portremi de göndermiş. Kral beğenmiş, düğünümüz 21 Haziran yaz gündönümü olarak saptanmış.  Bana da haber verdiler. Ne yalan söyleyeyim, büyük, gerçek bir ülkenin kraliçesi olmayı hep istemişimdir. Sevindim.

Çeyizim hazırlandı, arabalara eşyalarım yüklendi. Babam ve annem bana sıkıca sarıldılar son kez, “Betty-Betty’ciğim, çok özleyeceğiz seni, arada bir de olsa haber gönder kızım” dediler. Küçüklüğümden beri bana Betty-Betty derler. Bebekken her şeyi tekrarlarmışım iki kez. “Elmaelma yiycem, üzümüzüm yemiycem” diye.. Hep anlatır gülerler. Benim de aile arasında adım Betty-Betty olarak kaldı işte..

İki ağabeyim ve maiyetimle sarayımızdan yola çıktık.

Yollarda fazla bir sorun yaşamadan yeni ülkeme vardık. Yolda bakınıp görebildiğim kadarıyla insanları sıcak, fakir olmasalar da orta halli kişilerdi. Tarlalar ekili, hayvanlar semizdi. Barış ve huzur sezdim. Çok sevindim. Saraya ulaştık, yerleştik.. Akşam küçük bir yemek yendi ve kralımla tanıştırıldım. Ondan hoşlandım, bizim oralılar gibi güleç değildi belki ama, anlayışla dolu bilge gözleri vardı. Eski kraliçe neden ölmüş bilmiyorum, sormadım da. Ama Kralıma onu unutturmaya kararlıyım. Umarım o da beni sever. Yeni ve genç kraliçe olarak halkıma da kendimi sevdireceğim. Umudum tam.

Dillerini eskiden beri konuşurum ama yerli insanlarla konuşmak odamda öğretmenimle konuşmaktan farklıymış. Bütün dikkatimi vermezsem anlamıyorum konuşulanları. Zamanla aksanım da düzelecektir eminim.

Ertesi gün, öğleden sonra düğün başladı.. Anlata anlata bitiremem, çok görkemli bir düğün oldu. Akşama da tüm konuklara hediyelerin verildiği, sabaha kadar süren bir ziyafet vardı. Ağabeylerim sofradan kalkınca kraldan ve benden müsaade aldılar ve sabah horozlar öterken yola çıktılar. Kendi ağabeyi insana “majesteleri” deyince garip geliyor aslında. Ama şu an ben babamın krallığından kat kat büyük bir krallığın yegâne kraliçesiyim. Alışmam lazım.. :)

Yeni evime, yeni sarayıma, yeni halkıma ısınmam kolay oldu. Yeni tâcıma ve mücevherlerime de. Ve bir süre sonra da nedense herkesin bana söylemeyi unutuverdikleri biriyle burun buruna geldim.

Üvey kızımla.

-devam edecek-

SAMSUNG CAMERA PICTURES

 

Devam: Hatırat -ii-

3 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Bizim gözümüzden “Uyanış”

Kelime Perisi Gezi-Parkı’nda yaşananlarla ilgili olarak birşey yazmış. Ben daha iyisini ne yazabilirim ne okudum. Buraya alıyorum buyrun okuyun…

Benim gözümden “Uyanış”

Yazmayalı epey bir zaman oldu  sanırım…

Herkes gibi bende Gezi Parkındaki 3-5 ağaç diye başlayıp yapılan her bir müdahale  sonrasında çığ gibi büyüyen haklı baş kaldırılara kilitlendim.  Gezi’ye bizzat gidemesem de elimde telefon sabahın köründen gecenin bir yarılarına kadar twitterdaydım… dualarım ordaki insanlaraydı… Gözünü , kulağını kapamış, egosunun yenememiş bir adamın elindeki gücü sonuna dek halkın üstünde kullanmaya çalışmasını ve  buna rağmen  çığ gibi daha çok direnerek büyüyen muhteşem bir Türk Milleti gördük…  Gerçi bizim boyalı basın görmedi. Biz  kendi olayımızı  ya twitterdan ya yabancı basından takip edebildik…

Gezi parkı , özgürlüklerin direnşi olmanın yanısıra mizah devrimi de oldu bir yerde… Gençler  tüm o saldırılara biber gazlarına  mizahi uslupla o kadar güzel cevap verdiler ki…

Gönüllü avukatlar, doktorlar,tıp öğrencileri, veterinerler herkes ama herkes orada birbirine yardım için koştu…

Bi yanda  2 yıllık biber gazı stoğunu 20 günde  kendi vatandaşına öldüresiye hedef alıp tüketen bir devlet, diğer taraftan gözünü kaybeden, kafasını patlatan  kan revan içinde tedavisini yaptır sahalara geri koşan halk…

Bir diğer tarafta  ise ortalığı sakinleştirmesi gerekirken daha çok körükleyen yöneticimsi varlıklar…

Sevgili oğlum, şu hayatta hiçbir bilgiyi sorgulamadan kabul etme.. ak derlerse niye kara değil’i sor…

Biz, bu turda, bizi ne kadar böldüklerini gördük, doğuyu batıyı, açığını kapalısını birbirine bilemişler…

Ne çok ön yargılarımızın olduğunu gördük.. insanı insan olduğu için  değerlendir. türk-kürt-laz, kapalı-açık ayırımı yapma… O kafası kapalı diye baktıklarından ne akıllı insanlar çıktı,  ve o başı açık diye dost sandıklarından ne hainler…

Aslında ağacını savunan bi avuç gence aldıkları emir doğrultusunda  içindeki hınçla saldıran devlet baba başlattı…

O devlet babanın valisi kalkıp : “Müdahale etmeyeceğiz”  dedi daha lafını bitirmeden taksimi biber gazı ile bombalamaya başladılar… gel de inan… ama sen inanma oğlum…bende sendenim güven diyene güvenme… Güvenmen gereken kişi zaten yanındadır, söylemeye gerek duymaz bile…

İşin özü ibadetse, ibadet gizli  yapılır oğlum. Allah’la kul arasında gizli olmaz sadece.  O’nunla arandaki ilişki de sadece Yaradan’ı ilgilendirir. Sen kendi edebinden sorumlusun.

Bu gün din din diyen insanların ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiği gün gibi aşikâr…

İşin özü ne biliyor musun asıl?

İşin özü insan olmak… Art niyetsiz ama saflık derecesinde değil, hoşgörülü ama vur ensesine al lokmasını  boyutunda değil… kendini ezdirmeden, hakkını yedirmeden… ama başkasınınkini de yemeden hatta onunkini de yedirmeden…

Hz.Muhammed’e sormuşlar din nedir diye?  Din güzel ahlâktır demiş..

İşin özü budur evlâdım…

Yıllar sonra Gezi Parkı olayları ile ilgili ne yazarlar bilmem ama bize terörist bile dediler…  Teröristin yanısıra  çapulcu olduk, ayyaş olduk marjinal olduk.. Lakin son kısım doğrudur biber gazı  yememek için millet geceli gündüzlü Taksim’de  gözlerinde deniz gözlüğü ellerinde limon, ağızlarında toz maskesi kafalarında baretle gezdiler….

Geceden sabaha kadar Taksim’de piyano çalarak direndi gençler… 3 büyük takımın taraftarları omuz omuzaydı burada..

“Durun artık” dediler peki dedik, duranadam’lar çıktı ortaya… bu seferde niye duruyorsunuz  dediler. Bir çok insan yaralandı, ölen (bana göre şehit olan) gencecik çocuklar vardı.Onlar için dualar ettik, gözyaşı döktük…

Gönüllü   savunma yapan avukatları yaka paça  kanunsuzca  gözaltına aldılar, destek veren doktorları kara listelere aldılar.  Divan oteli  direnişçilere kapısını açarken Starbucks kapattı, kızılkayalar kapattı, daha başka çok var.   Kapısını açar gibi yapıp kendi elleriyle -onlarında özgürlüklerini savunduklarını anlayamadan aslında- kendi elleriyle  teslim ettiler polislere…

Kim dost kim düşman hep birlikte gördük.

Gencecik fidanlar öldü, devletin başındakiler  ne acıdır ki  olayları durdurmak yerine yandaşlarını ellerinde  ucu çivili sopalarla, palalara,  demir çubuklarla sokağa çıksın diye teşvik etti. Vatandaşı korumakla görevli polis palalı adamı yakalayacağına sırtını sıvazladı gönderdi…

Yok artık deme…Tv’ler vermese de çekilen videolardan,sosyal medyadan gördük hepsini…

Ölen çocukların cenazesine devlet taziye yerine toma gönderdi benim ülkemde…  Daha dün Ali ismail Korkmaz‘ın annesi toprağı verdi… Onu teselli eden  de polis mermisiyle öldürülen Ethem Sarısülük‘ün annesiydi…

 

Zor zamanlardan geçiyoruz evet ama umuyorum ki herşey  daha güzel olacak…Birbirimize saygı duymayı,  çıkarın olmadan da bir başkası için ne yapabilirim demeyi öğreniriz  umarım.

 

Bu yazıyı yazmadan bu bloga devam edemedim, yazmasaydım hep bişeyler eksik  yada yarım olacaktı, yazmasaydım devam edemeyecektim.. .Çoğumuzun hayatı belki  bizim için   rutin düzeninde aksa da bir başka evde bir başka anne-babanın evladını toprağa vermiş olduğu fikrini ne kalbimden ne ruhumdan atamıyorum. Canım acıyor…

Üstelik devlet yönetimindeki insanların kendi vatandaşına yaptığı bunca zulüm varken gidip başka bir ülkenin içişlerine tavsiye vermesi, destek çıkması… Ne bileyim.. koyuyor insana.. ister istemez soruyorsun biz üvey evlat mıydık da öldü bunca genç diye?

 

Daha yazacak çok şey var da… Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler…

Herşey güzel olacak diye düşünüp öyle olacağına inanıyorum  ben…

Sizde inanın tamam mı?

 

 

Bunlar benim için konuyu özetleyen aklımda kalan linklerden bazıları …

Gezi Parkı Gerçeği -Mehtap Erel

 

Gezi Parkında yazılan tarih (Ayşe Arman’ın yaptığı diğer için  röportajlar haizran 2013′ü seçip okuyabilirsiniz )

 

Bu da olayların ilk başı için… Blogcu anne Elif’ten…

Dokunma!

Üç -beş ağaç için değil  Ayrıca Elif’in blogdaki Gezi’yle ilgili diğer yazılarını da okuyun… tavsiye ederim..

 

Görkem’den… biber gazı yutmadım ama benimde söyleyeceklerim var

 

Bu da Bülent Peker’in başbakana yazdığı mektup

 

Not: Daha bir suru yazı var ama ne yazık ki ilk akıma gelenleri koyabildim…

 

 

 

4 Yorum

Filed under insan olmak, severim paylasirim

Yeniden: Telgraf nasıl çekilir? Ne yazılır? – düğün tebrik telgrafı –

Daha önce 2009’da sünnet düğünü için lazım olduydu, şimdi de bir ahbabımız oğlunu evlendiriyor. Davetiye gelmiş, gidemiyoruz. Düğün için tebrik telgrafı çekiyoruz.

PTT internet adresi özellikle Explorer’de çalışıyor. Mecburen Chrome’den çıkıp Explorer’den girdim :(

Online işlemler kısmında “Telgraf” seçtim.. Şu Form çıktı:

ptt

Formu gerektiği gibi uzuuun uzun doldurdum. Belirli bir gün ve saatte teslim edilme seçeneğini de tıkladım.

Telgraf metni olarak:

“Genç çifti tebrik eder, mutluluklar dileriz. ” yazdım, yanına da benim ve eşimin adımızı ekledim.

Sonra, bir de resim ekledim. (Açılır pencereden seçip numarasını bu ekrana yazıyorsunuz)

Sonraki ekranda kredi kartından ödeme alıyor. (benim telgraf 5,40 TL tuttu. sanal kartla ödedim)-. İşlem tamam!!

 

Buradan sonrası tamamen deneysel…

 

Sonra aklıma geldi, bir tane de kendime göndermeye karar verdim.. Resim olarak da şunu seçtim:

TELG ORNEK

 

Gayet kibar bir model..

Hepsi bu kadar, bakalım nasıl olacak?

Acele telgraf 6 saat sonra teslim oluyormuş. O yüzden kendime acele telgraf çektim : 4,80 tuttu. saat: 00:32. Ertesi gün ben daha işe gidemeden geldi telgrafım.

Siyah beyaz printerden basıp getirmişler..

Şu çıkmış (paint terk uygulama için sorry, bu kadar oldu)

TEG SON

Gördüğünüz gibi gayet yalap şap bir iş çıkarmış pititi. Postacının getirdiğindeki şaşkınlığı da anlatıldı.. “Kim kendi kendine telgraf çeker ki?” diye düşünmüşler, “bir yanlışlık mı var?” demiş.

Aslan çırak “ablamın bir bildiği vardır” deyip almış telgrafı.

Kendime tel çektim. STOP. Kolay gelsin. STOP.

7 Yorum

Filed under araştırdım, severim paylasirim

Arkası Yarın -v- Bugün ne oldu bir bilsen..

(previously on “Arkası Yarın” :  Bölüm -i-Bölüm -ii- , Bölüm -iii- , Bölüm -iv-)

12 Yorum

Filed under arkası yarın, ben yazdım

Deli pösteki sayıyor -iii-… Dekorasyon icadım

2013-06-13-1771

 

Önceki bir ve iki numaralı yazılarımı okudunuz sanırım..

O kadar albüm boşa mı gitti sanıyorsunuz? Kapakları çerçevelettim, salonumun bir duvarını süslediler. Oldum bittim bakırı severim zaten…

:)

Hem şamdan paklandı, hem pilav yağlandı.

 

 

*-*-*-*-*-

Not: Rivayete göre eskiden, bimarhanelerde (akıl hastanesinde, delilerevinde) delilere birer pösteki (post) verir “say bakayım tüylerini” derlermiş. Deli bi sakinler, min min min tüy sayaraktan gün geçirirmiş. Bu deyim oradan gelir, gereksiz yere fazla ince iş yapmak anlamındadır.

 

9 Yorum

Filed under ev işi, icatlar, severim paylasirim

Deli pösteki sayıyor -ii-… Aile albümü

Daha evvel de belirttiğim gibi,

“Bazen kendime şaşıyorum. Bir şeyin cılkı nasıl çıkarılır, hakikaten bu konuda uzmanım. İlla herşeyi dört başı mamur yapacağım diye delimsirek işlere kalkışıyorum.”

Bir projem de aile albümü. Hem benim hem eşimin annesinde şu eski, kabartma bakır albümlerden vardı. Siyah kartondan sayfaları ve her sayfanın arasında da beyaz pelur kağıdı olan, çok zarif çok eski çok güzel albümler. Hemen el koydum ve bağlantılı bir projeye başladım.. (onu sonra anlatcam, konu çok dağıldı)

2012-06-21 00.30.45


2012-11-09 11.09.10

Bir sayfa ve köşebentleri

2012-11-09 11.08.32

Köşebentler (bir tanesi ters, arkasındaki ince kağıdı sıyırıp yapıştırabiliyordunuz. işin sırrı, önce fotoğrafa köşebent takmak, sonra albüme yapıştırmaktı)

2012-11-09 11.08.09

Ayırma sayfası

2012-11-09 11.10.36

Tabii sadece iki üç albüm var fakat en az üçüyüz dörtyüz tane de münferit fotoğraf çekmecelere, dolaplara, zarflara, poşetlere doldurulmuş vaziyette beklemekte. Ben kendi adıma tertibin düzenin sevdalısı bir insan olarak bütün fotoğraflarım albümlerde tarih sırasına göre dizili olarak bulunduruyorum. Fekat ne annem ne de kayınvaldem (ne de tanıdığım başka hiç kimse) buna vakit ayırmamışlar şimdiye kadar.

Ben de albümleri ele aldım. Öncelikle bütün fotoları söktüm. Normalde fotoğrafların köşebentlere takılı olması lazım ama, bir çok fotoğraf malesef uhuyla yapıştırılmış.:(

Resimler nemlenmiş, kenarları yıpranmış, üzerleri parmak izi dolmuş… Poşetlerde bekleyen resimlerle birleştirdim. (fotoğraf denmesi gerektiğini biliyorum, resim yazmak daha kolay kusura bakmayın) Sonra hepsini kronolojik sıraya dizdim. Çocukların büyümeleri, kıyafetlerin benzerliği, ailelerin ortak yönleri derken belli bir şablona göre düzenledim, sonra tek tek, yeni aldığım albümlere istifledim onları.

Sonra dayanamadım.. (Hem de vermeye kıyamadım, neticede çocuklarımın kültür mirası) oturup hepsini taramaya ve dijital ortama aktarmaya karar verdim.

Gittim bir tarayıcı aldım. Canon 210. 4800×4800 dpi (ne demekse?) çözünürlüğü var, çok net ve hızlı tarıyor. Renkli resimler 2 MB kadar yer kaplamakta. Çok can sıkıcı, derhal harici bir disk alıp oraya atmalıyım belki de..

Her ne ise, şu ana kadar bir albümün yarısını ele alabildim. Yaklaşık 100-120 fotoğraf bilgisayarda yerini aldı. Aileden istediğim herkesle de online olarak paylaşabiliyorum. Bu da nefis bir şey.

Herkese tavsiye ederim. Vaktiniz varsa, ve hafif deli iseniz, sabırla çok güzel bir dijital albümünüz oluyor…

Önceki bölüm: Deli pösteki sayıyor -i-

Son bölüm: Deli pösteki sayıyor -iii-

5 Yorum

Filed under aile, çocuk, bilgisayar, ev işi, severim paylasirim, tertip

Deli pösteki sayıyor -i-… Aile ağacı

Bazen kendime şaşıyorum. Bir şeyin cılkı nasıl çıkarılır, hakikaten bu konuda uzmanım. İlla herşeyi dört başı mamur yapacağım diye delimsirek işlere kalkışıyorum.

Uzun zamandır yapmaya çalıştığım bir şey var. Aile ağacı…

Bu iş için myheritage sitesini kullanıyorum. Secere.org da iyidir.

Çok akraba bilmem ama şu ana kadar 176 kişi oldu. Sıksam bi bu kadar daha çıkar :))

Derhal yengelerimi arayıp aradaki boşlukları doldurmam lazım. Temel akrabaları, birinci ikinci derece yakınlarımı kendim ekledim. Facebook’tan bakıp evlenenleri, çocuğu olanları saptadım, yeni nesili de ekledim..

Aile büyüklerine danışma zamanım geldi. >Bunu son yaptığımda aileden, uzak akrabadan ölenler olduğunu öğrenmiş ve şok yaşamıştım. Haberimiz dahi olmadı :(( Allah rahmet eylesin.

Bir benim değil eşimin tarafını da ekliyorum.. Epeyce detaylı bir hale geliyor, göz kamaştırıyor…

Soyağacı işini öneririm. Şecere iyi bir şeydir. Kan da sudan ağırdır.

vişne

Sonraki bölüm: Deli pösteki sayıyor -ii-

Son bölüm: Deli pösteki sayıyor -iii-

2 Yorum

Filed under aile, çocuk, insan olmak, kültür, severim paylasirim