Hayat Su bir icat daha yapmış: Katkat şişe

Ben bu icatları pek seviyorum. Daha önceki icatlarından birini daha yazmıştım, şimdikini de şimdi yazacağım. Aklıma özellikle üst üste istiflenebilmesi yattı. Hemen 4 tane aldım.

hayatsu

Dolaba şahane bir şekilde sığıyor, 3 litre soğuk su anında emrinde. Bu güzel.

İki taneden fazla üst üste istifleyemiyorsun, devriliyor, ona da razıyız diyelim.

Ufak tefek değilimdir, ancak basket topunu kavrayabilecek kadar büyük değil ellerim. Bu şişeyi de tutacaklarından zor kavrıyorum. Kim nasıl tutar kaldırır bunu bilmiyorum. Bu inovatif ancak biçimsiz fikre 60 puan verir kaçarım.

Bir daha da almam.

Yorum bırakın

Filed under alışveriş işleri, icatlar, iştahlı işler, severim paylasirim

Kurabiye ile picsart.

a)Yediğini içtiğini paylaşmanın ayıp olduğunu düşünüyorum. Bu ekstrem bir durum. Cafe Fernando‘nun kitabını aldım. iki kere. Kendimi Julie&Julia/Ratatouille arasi bir yerde hissediyorum.
Elde var bir. İlk tarif: fındık varyasyonu ile tam not aldı.
b) Picsart akilli telefonlar icin harika bir foto editörü. yeni denemeye basladim, cercevede bosluk kaldi 2048 rekorumu ölümsüzlestirmeye karar verdim.

kurabis
yasasin hersey!

5 Yorum

Filed under iştahlı işler, kültür, kitaplar, severim paylasirim

Vrrn. Biip biiiip.

Dünyanın en pahalı benzinine para vermekten bıktım. Sade benzine değil; park etmeye, yıkatmaya, yılda iki defa vergi ödemeye incigina cincigina para vermek de tak etti canıma.
Elektrikli bisiklet/scooter aldım.  Çok pratik. Çok rahat.  Yakın yerlere arabasız gidiyorum.
100 km yaptim bile. Üniversite yillarima kadar çok iyi bisiklete binerdim. Sonra kilo aldik filan… yani tecrübe var. Ilk aldigim yerin sahibi 15 dakikalik kurs verdi. 3 saat kadar da trafige kapali alanda kendim calistim. Sonra sağdan sağdan saatte 10 km hızla, yürüme hızında yani, gitmeye başladım. Ne kadar motorcu sitesi varsa favorilere aldım her gün okuyorum, öğreniyorum. Gerek yok ama motor ehliyeti almak için de başvurdum.
Her 50 km’de şarjı doldurmak gerekli.  Aşağı yukarı 10 saatte şarj doluyor. Bana söylendiğine gore 1,5 liralik elektrik yetiyor.  ;)
100 km’de 3 lira yakmış durumdayim. :D
Görenler biraz hayret etse de ben seviyorum ve binmeyi kolay kullanmayi keyifli buluyorum. Çevreye saygisi olan herkes kullanmali bence.
Henüz trafikte sıkıştırma filan yaşamadım. Genelde yol veriyor sürücüler.  Diğer motorcular kesinlikle çok yardımcı oluyorlar. ;))
Bir tane alırsanız, ilkin kask sonra eldiven ve sonra da montunu almaniz lazim.
Güvenlik çok önemlidir.

image

Elektrikli Bisiklet

4 Yorum

Filed under araba, e-scooter, severim paylasirim

SAVARONA (Konuk yazar)

10 Temmuz, İstanbul yakınlarında
GÜNAYDIIIIIIIIIIIIIIIINNN…
2 gündür SAVARONA’nın Reza tarafından kiralandığı haberlerini okuyarak içim acısa da, geleceğe ümitle bakmak istiyorum ve sizlerle birşeyleri paylaşmak istiyorum..
Yıl 2010… Yönetim kurulunda çalıştığım ATATÜRK’ün kızlarının eğitim aldığı, Cumhuriyet’ in ilk kız lisesinin ( İstanbul Kız Lisesi) 99. yıl etkinliklerini planlıyoruz.. Tarih belli. 10.10.2010 ama yer araştırıyoruz..Eşimden bir öneri geliyor. “Savarona’ da yapsanıza..”.. Çok ütopik gibi gelse de şahane bir fikir… “Atatürk’ün kızları, Atatürk’ün yatında..” O kadar anlamlı ki kendimizi orda hayal edebilmek bile tüyler ürpertici !
İşletmecisi Kahraman Sadıkoğlu’nun Atatürk’çü düşünce yapısını da bildiğimiz için kolları sıvıyorum. Mezunlarımızdan bir arkadaşımızın yardımıyla da Kahraman Sadıkoğlu’na ulaşıyoruz.. Kahraman Bey işletme müdürünün mail ve telefonlarını veriyor konuyla ilgili detay bilgi için.. Yazışmalar, konuşmalar derkennnn bir gün telefon geliyor…
O sırada babacığım hasta olduğu için, annemlerde kalıyorum, annemlerin evinde yağlı boya yapıyorum, ellerimde eldivenler.. Eldivenleri fırlatıp atıyorum telefondaki ismi görünce…
Kahraman Bey, 10.10.2010 da Savarona’ da etkinlik yapmamızı onaylamış ama kurallara uymamız gereğiyle.. Neyse kurallar yazılı gönderilecek göreceğiz ama; ücreti sormaya dilim varmıyor….Bizim bütçemiz belli…tüm cesaretimi toplayarak bütçeyi soruyorum… ÜCRET TALEP EDİLMİYOR… Coşkum anlatılır gibi değil… Önce eşimi, sonra dernek başkanını arıyorum bu müjdeli haberi vermek için… Neyse daha sonra görüşmeler başlıyor. Savarona’nın kuralları geliyor.. Bir çivi bile asmamız yasak.. Tabii ki normali de bu , tarihi dokuya saygılı olmamız gerek.. artık günler heyecanla geçiyor. Yönetim kurulu üyeleri , 30 lu yılların başındaki kıyafetleri diktirtme kararı alıyor. Belgesel hazırlatıyoruz, davetiyeler basılıyor ….
Derken o kapkara 28 Eylül 2010 günü geliyor… Nebil Özgentürk’le belgesel görüşmesine gitmek üzere evden çıkmadan önce, anacığımı arıyorum, 2 gün önce yanlarındayken durumu çok iyi olmayan babacığımı sormak için….Malesef kötü haberi alıyorum.. Annem çok hissettirmese de babacığım ın son anları olduğunu hissediyorum, başkanımıza görüşmeye gidemeyeceğimi söyleyip ablam ve yeğenimi alıp babacığıma gidiyorum ama; maalesef yetişemiyorum…
Maalesef babamı kaybediyoruz o gün…
Akşam üzeri dernek başkanı arıyor, Savarona’ da ki felaket haberi, fuhuş skandalını söylüyor. Malum evimizde tv açık değil, olaydan haberimiz yok dolayısıyla.. İki felaket aynı güne denk geliyor benim için…Hiçbir zaman doğruluğuna inanmadığım, detaylarını işletme müdürüyle sonrasında da görüştüğümüz sözde fuhuş skandalı… Dernek başkanımız ani kararıyla kokteyli Pera Palas’ a aldıırtıyor.
Ben olsam; ASLA , SAVARONA’ dan VAZGEÇMEZ, KAHRAMAN SADIKOĞLU’NA ÖZELLİKLE DESTEK OLURDUM… ama; yaşadığım acı nedeniyle zaten bunu düşünecek ve savunacak durumda da olmadığım için durumu kabulleniyorum…Atatürk’ün kızları olarak, o yata gitmek, sürülen o lekeyi de temizlemek çok güzel olurdu şu anda aynı şeyler yaşansaydı ve de benım koşullarım farklı olsaydı, SAVARONA’ da 99. Yıl kokteylini mutlaka yapardım!
Son günlerdeki SAVARONA ile ilgili gazete haberlerini okuyunca, ATA’mızın kemiklerinin benim de yüreğimin sızladığını hissediyorum…. Umarım bir gün herşey düzelir… Umudumuzu asla yitirmemiz dileğiyle.. AYDINLIK GÜNLER olsun hepimiz için…Hayallerinizin peşinde koşun.. Hiçbirşey imkansız değildir…
Gülşen Garipler

Yorum bırakın

Filed under insan olmak, kültür, konuk yazar, severim paylasirim

Cennet dedin de..

Bu gece, yatmadan önce kuşuna iyi geceler dilemek isteyen kızım sapsarı muhabbet kuşu Güneş’i kafesin dibine uzanmış olarak buldu. Artık bir cennet kuşu o. Bu vesile ile, uzun bir süredir taslak olarak bekleyen bu yazıyı bitirmek istedim.

*-*-*-*-

Bizim evde bu muhabbetler ara ara geçer. Ne dedesi ne büyükbabası hayatta olmayan çocuklarım, zaman zaman ölümü ve cenneti sorgularlar.
Her seferinde net olarak izah ederim: Nasıl ki çizgi filmlerin, okuldaki derslerin bir başlangıcı ve bir bitişi varsa, hayatın da bir başı ve bir sonu var.
Bazı insanlarınki uzun, bazılarınınki kısa. Süresi dolan her şey biter. Güneş’in de süresi bu kadarmış.
Seni hayatta tutan şey, içindeki can. Canın seni sen yapan şey. Geçen sene giydiğin ve eskittiğin ayakkabı gibi, içinde ayağın yokken yürüyemez, bir şey yapamaz. İşi bitince ayağından çıkarırsın ve eski yırtık pırtık ayakkabıyı da atarsın. Ayakkabı nerede olursa olsun, önemli olan ayağındır.
İçinden can çıkınca, geri kalan vücudu götürüp gömüyoruz. Cansız olan şeyler artık hiç bir işe yaramıyorlar.
Canlar ise yok olmuyorlar. Öbür dünyada bekleyip, yaptıkları iyiliklere göre cennette yer alıyorlar ve çok mutlu oluyorlar. Cennette herşey var ve herkesin her istediği oluyor.

Ölenlerimizi hatırladığımızda zaman zaman üzülsek de, belki biraz ağlasak da;  bizi mutlu eden anlarla anıyoruz, onlara dua ediyoruz. Özellikle Fatiha suresi okuyoruz. O surede de (aşağı yukarı) diyoruz ki:

Her şeyin, bütün evrenin sahibi olan Allah’a hamdolsun. Ona minnet ve şükrediyoruz. Allah merhametlidir, bağışlar. En sonunda herkesin ulaşacağı Din Gününün sahibidir. Bir tek ona kulluk ederiz, bir tek ondan yardım isteriz. Allahım bizi doğru ve güzel yola ilet, sonunda ödülümüze varalım. Bizi kötülerin ve cezalandırılacakların yoluna iletme.

 

 

 

13 Yorum

Filed under aile, çocuk, severim paylasirim

Ay hadi yallah be bademcik aaaaa

Üç beş dakika sonra birinci hafta dolmuş olacak 6,5 yaş delikanlının bademcikleri alınalı.

İllallah ettik. Çarşamba günü odaya çıkardılar, bir saat sürdü odaya gelişi ve tam olarak ayık geldi. Aşağıda uyandırıp bekletip çıkarıyorlarmış. Zaten çocuklara az narkoz verilirmiş. Biraz kafa bulanıktı, iki saat kadar uyudu. Yemeği geldi. Patates püresi, yoğurt, muhallebi. Hepsi de soğuk. Hem ameliyatlı bölgeyi uyuşturup acıyı azaltmak, hem de soğuğun damar daraltıcı etkisini kullanarak iyileştirmeyi hızlandırma amaçlı.

Yoğurttan biraz yedi, bıraktı. Bir süre sonra bir kase de sade dondurma geldi. Onu da iki yaladı, o da kaldı. “Çişe çıkınca salarız sizi” dediler, çişe çıktı, parayı verdik çıktık.

Eve geldik yine hayhuy, o gün birşey yemedi. Zaten nazlı yiyicidir, seçicidir, yutmaz bir saat. Şahbaz oldu herif.

Ertesi gün, biberon, mama ve çocuk sütü denen naneden aldım. Dondurma çeşitlerini dörde çıkardım. Annemin anneannesine rahmet okuyarak karpuz suyu sıktık. Çikolatalı sütten başka bir şey yemedi. Bisküvi süt bile…. Ve konuşmuyor. Sesi çok çok az çıkarıyor.

Cuma günü zaten 22 olan kilo 21’e düşünce hastaneye geri döndük. Doktoru sulu ve soğuk olması kaydiyla yemek yememesi için bir sebep olmadığını söyledi. Serum bağlandı, ağrı kesici vitamin mineral neyse doldurdular adama. Eve çıktık akşama. “Hamburger yiycem” dedi. Yarım hamburgeri geveleye geveleye yuttu. Oh!

Haftasonu geçti, biraz ondan biraz bundan.. Bisküvi süt. Naz niyaz. Baktım kajuları kıtır kıtır yiyor anladım ki boğaz iyi.. Bugün kahvaltı da etti, biber dolması içi de yedi. Lok lok ayran da içti. Geriye bir tek ses kaldı. Niyeyse azot yutmuş gibi tiz ve garip bir sesle konuşuyor :(( Bir de kafasını tam kaldırmıyor, boynunun ağrıdığını söylüyor. Keşke doktor olup kendi işimi kendim göreydim diyorum böyle anlarda. :(((((

Çok şükür bu günü de gördüüük.

 

 

5 Yorum

Filed under çocuk, saglik

Elveda Bademcik

Oğlum, anası kılıklı, 1. sınıfın yarısını evde geçirdi. O kadar sık enfeksiyon kaptı, o kadar çok antibiyotik içti ki, artık o meşhur “45 numara”  bademciklerini aldırmak şart oldu.

image

1 saat süren ve genel anesteziyle yapılan ameliyatın ardından az evvel odaya çıkardılar.  “Dilim acıyor” diye mızıldandı, şimdi uyuyor.
Ben de iştahsızdım, antibiyotiksiz ay geçirmezdim. O kadar çok tetrasiklin verdiler ki dişlerim renklendi. Onu da sonra anlatırım. Dahası, öksürük şurubunun çilek aromasından öyle tiksindim ki çilek yemiyorum yıllardır. Bilinçltıma etti bademcik.
Benim 30 yıl önceki ameliyatım lokal anesteziyle canlı canlı kesilmek suretiyle olmuştu. Muayene koltuğuna oturttu rahmetli İlhan amca, “yum gözünü, sakın açma, yoksa ölürsün” dedi.. Ağzımı açtım, gözümü yumdum… Tek bir defa açtım, 1 salisede (ölüm korkusu ve merak arasındaki savaş) bir karış uzağımdaki adamın alnındaki aynası, gözlükleri ve maskesine kan püskürtmekte olduğumu (bağırdığımın farkında değildim) gördüm; o manzara ölmüş kadar etti zaten. Geri yumup devam ettim.
——————
Bu da diyet listesi.

image

image

Bu da bademcik ameliyatı sonrası nelere dikkat etmeli? Konulu liste.
-devam edecek-

8 Yorum

Filed under çocuk, saglik

Çok özet dilbilgisi/ Dilimi bozmayın

En güzel dil Türkçe’de fiiller zaman eki alır. Zaman ekleri 4 çeşittir.

Geçmiş zaman

Şimdiki zaman

Geniş zaman

Gelecek zaman

 

örnek:

Geniş zaman : Geldi/gelmiş

Şimdiki zaman: Geliyor

Geniş zaman : Gelir

Gelecek zaman: Gelecek

 

KESİNLİKLE, ASLA, ŞİMDİKİ ZAMANLA GELECEK ZAMANIN BİR ARADA HALİ YOKTUR. 

GELİYOR OLACAĞIM/ALIYOR OLACAĞIM YANLIŞTIR. 

HER TÜRLÜ ÇAĞRI MERKEZİNİN KULLANDIĞI PLAZA TÜRKÇESİ BOZMASI BU BİRLEŞME BENİ ÇOK RAHATSIZ EDİYOR.

İngilizce özentisi laflar: I’ll be doing this, I’ll be taking that…. Hadi len.

“Amerikan kaşığıyla İngiliz boku yemek” derdi rahmetli babam. O hesap

dilimizi koruyalım

ya-turkce-konus-yada-sus

 

 

4 Yorum

Filed under kültür, saçmasapanlıklar

Ben bugünlerde bunları gördüm

image Oje çıkarıcı.  Icindeki sungeri burun karistirir gibi… tövbe tövbe image Organik pil. Taze. Tartiyla… image image Di buuk! image AOÇ DONDURMASI

Yorum bırakın

Filed under alışveriş işleri, icatlar, kültür, kitaplar, severim paylasirim

S.O.M.A. / Funda Dicle’nin Özel Yazısı

Konuk yazar Funda Dicle, uzun ama çok değerli bir yazıda gözlemlerini anlattı: 

SOMA

18 Haziran 2014, 03:42

Uzun uzun yazsam okunur mu bilinmez, lakin niyet oralara yardım ise, acıyı bölüşmek ise okumanızı nacizane diliyorum.

 

Bendeniz yılları çocuk aşkı ile  eritmiş bir ekibin ilk delisiyim. Dolayısı ile “gönüllü” olunması gereken yeri bilirim. Gönülden yapılacağına inandığım bir proje için SOMA’ya gittim.  Gönlüne güvendiğim güzel insanlar ile yol aldım. Çok da güzel karşılandım. Burada isim isim anmak isterim her birini , her birine sayfalarca teşekkür etmek isterim de her biri öyle sessiz sedasız yaptı ki bu ziyareti benim onları duyurmam onlardan helallik almadıkça yakışmaz, olmaz. Lakin bilinsin ki kalbimden geçendir yol arkadaşlarımın rengi, duruşu. Ve varlığı ile anlamlıdır benim için, kıymetlimdir her biri, bizi bir araya getirenden ötürü. (bilmece gibi oldu :-) 

 

Beş gün yaklaşık 160 aile ziyareti gerçekleştirdik. Mahalle arası, dağ bayır köyü, çocuklusu, çocuksuzu, öleni, kurtulanı ayırmadan. Zira bizim oralar da cenaze evine giderken şart koşulmaz. Niyeti her ne olur ise olsun kişinin ilk cümlesi “başın sağolsun ise”  “allah sabır versin ” ise her kapıdan müsade almalı. Biz aldık. Seksen küsür yaşında gözleri görmeyen anneden, altı evladının en kıymetlisi yirmiikisin de tekne kazıntısını yitiren o dağ gibi adama kadar kim varsa ayırmadan çaldık kapılarını. 

 

Ey biz de ki deli akıl. Ne akla hizmet onca acıya meydan okumak. Sayılı güne sığdırmak ne cesaret onca acıyı. Lakin niyet iyi ya, cesaret oradan geliyor. Sihirli kelimelerimiz var sanki söyleyeceğiz ve acılar bitecek. Daha ilk evde aklımız başına geliyor. O an anlıyoruz her bir acı ayrı ayrı yaşanmalı, hiç biri benzemiyor birbirine. Benzetmeye çalışmak ise başetmenin sırrı kim verdi ise bu sırrı sana yalanmış fundacım geri götür bu şifreyi zira bildiğin yalan buralarda…

 

Çocuk diye yola çıktım yalan yok. 

Kayba uğrayan bana göre çocuktu.

Lakin ondokuzun da karnındaki ile kala kalan kız da çocuk bana göre

Diğeri yirmi,

Öbürü yirmi bir,

En büyüğü yirmibeş 

Neyi konuşuyoruz biz.

Hangisi çocuk

Çocukluğu onaylanmış olan mı?

Çocuk yaşta gelin edilen mi?

Çocuk çocuk dul kalıp şimdi ona öğretileni yaşıyan mı?

 

Ölen mi madur

Yoksa aynı maden de son bir arkadaşını kurtarırım diye girip gözünü hastane de açan mı?

Hasta olduğu için o gün ki vardiyaya gitmeyen mi?

Son bir sigara için kapıda oyalanan mı?

Yoksa serseri vardiyası bitep, paşa vardiyasına vardiyayı teslim eden mi?

 

Gözünü açıp da kapısı çalınmadıkça

Getirilen , verilen helali hoş olsun da 

Maden mühürlü

Çorba kaynamıyor evde

Öleydim de hiç değilse evladımın geleceği kurtulurdu 

Diyen mi madur?

 

Hey gözünü sevdiğim memleketi

99’da deprem oldu

mayo , bikini gönderdik deprem maduruna

Şimdi dağ bayır köylere bisiklet yolluyoruz.

Birine kilolar ile pirinç verip

Hatta yolla da ki dağ kekiği toplayan teyzeye bile pirinç verip

Hayatta sağ olana “geçmiş olsun ” demiyoruz.

 

“arkadaşını kaybetmişsin başın sağolsun” demiyoruz.

 

“abini kurtaramamışsın ama bu senin suçun değil ki ” diyemiyoruz.

 

Kim madur arkadaş bana bir desene kim bu “madur”un tanımını yapan bana bir göstersene….

 

Mütevazi olamıyoruz arkadaş.

 

Acısı en taze olan adam gidip aile aile gezip para dağıtıyor

O aile o parayı bir arada ne zaman görür bilinmez, ama acısı çok fena, çok taze olan adam bırakıyor avcuna tomarla parayı

Onun acısını dindiriyor mu bu paylaşım bilmem ama

Bir diğerinin gözü değiyor ufak ufak

Diyor ki onlara dünya yardım geldi

Para da geldi

Ya biz?

Bir kez daha bölündük bak.

 

Kürt-Türk

Alevi-Sünni

İnanan-İnanmayan

Başı bağlı- açık

derkennnnnnnnnnnnnnn

yardım alan- alamayan- almayan

 

Oy ömrüm kaç çeşit bölüneceğim ben 

Cephemi şaşırdım

Yönümü şaşırdım hangi yöne bakacağım.

İnsan diye dilime dua ettiğim söz mü boğacak beni ? 

Belki ! 

Canı sağolsun insanın. 

İnsan ise eğer canımı almaya gelen buyursun gelsin.

 

Lakin ey genç sen bitir bu bölünmeleri. Hiç bir ismi takmadan isminin önüne arkasına bitir bu bölünmeleri. Sadece insan de karşındakine, sadece insan desin o da sana. Ve gülün şu gün şu saat yapılan bu saçma sapanlıklara….

 

Diyorum ya uzun uzun yazsam okunur mu bilmem diye işte bundan.

 

Deprem de bir yığına baka kaldım vardiyasından dönen bir baba ile ben saatlerce. Ne yardım götürdüm, ne de sihirli değneğim vardı dokunup güllük gülistanlık yapabildim oraları. Ama bir yığını bir baba ile hafiften öne arkaya sallana salına izledim. Belki o yığın yarılır da karısı çıkar gelir diye, belki evlatları ona seslenir diye. Ne o yığın bir parça kıpırdadı ne de biri çıkıp geldi. O baba benimle dilsiz, gözgöze helalleşip yürüyüp gitti. Bense orada dünyanın altında ezilmiş gibi kala kaldım. O adam, o baba kadar olamadım.

 

Anladım ki insan yardım etme, yardımlaşma sanatını öğrenmeli. 

 

Zira ver eli bol milletiz. 

Vermen lazım deyince bir canımıza az tereddüt ederiz gerisi ver gitsin. 

 

Merhametliyiz. Acırız. Kıyamayız. 

 

Lakin çok cahiliz yav. Öyle böyle değil. Aralık ayında Ağrı’ya güneş gözlüğü yollayan bir toplumuz biz. 

 

Gülmeyin oldu bu. Deprem zamanı pompomlu Banu Alkan terliğini ben çıkardım koliden. Utandım da nereye koyacağımı şaşırdım. Ama ardından pempe gecelik takımı çıkınca saklayamadım. Yollayan nasıl bir ruh halindeydi bilemedim. Niyete güvendim sadece. Niyet iyi dedim hep. Hep de iyi olur inşallah :-)

 

Zira bilirsiniz balık hafızalıyız millet olarak. Okumaktan sıkılırız ondan sebep ben çizsem mi bunca anlattığı mı? Gülsek belki o zaman kalır mı hafıza da. Belki de film yapsam en komedisinden. Belki…

 

Kurban olduğum güzel insanlar kurtuduğunuz cümlelere dönüp bakın. Şimdi teknoloji fena, kaydedin sonra okuyun beğenir iseniz paylaşın. 

 

Zira biriniz dedi ya “Elmadere Alevi köyü hiç yardım gitmedi”. Canım köyün mayasını bozmuşuz el birliği ile. 

 

Sokaklar da kırık dökük oyuncaklar, evlerin bahçesinde köyün yokuş bayırına uygun olmayan oyuncaklar gördünüz mü gidenler;  ben gördüm. Peki ya gelinini odalar da saklayan kayınvaldeler. Onlar adına yaşanan acıyı ballandıra ballandıra anlatan kadınlar gördünüz mü? Ben gördüm. 

 

Size ayrılan süre doldu sıradaki konuk kim kıvamında karşılandınız mı hiç ? Ben karşılandım. Yahu sırt çantamdan balonlar , ıvır zıvır alındı da çocuklarca sonra bu balon bu misket diye atıldı köy sokaklarına. Heee ben o çocuklar ile ayrılırken bir kıvama geldim. İki çift laf edebildim. 

 

Muhtarın odasını taşan yardımı da gördüm. 

 

Evlerde bunca yardımı bana borçlusunuz ben olmasam bu köye bekle ki allahım kulu gelsin edalarını daki gelini de gördüm. 

 

Velhasıl köyün mayasını el birliği ile bozduk cancağızım. Köy köylükden çıkmış acısını yaşayamadan. Ağıtını yakıp kanlı yaş dökemeden. Siyasi bir ayıba kurban etmişiz canım köyü bravo bize…

 

Onca çocuk içinde bir çocuk gördüm ben ama. kan mı çekiyor , kokusu mu var bu kuzuların bilmiyorum…

 

Nazar adı. Her derde deva o. Gel nazar, git nazar, süpür nazar, çocuğa bak nazar. Bu komutlar arası test çözen bir çocuk Nazar. Zira öğretmen olmak hayali. Maden de ölen ile alakası yok. uzaktan akrabası. Kim gördü, kim listesine aldı Nazar kızı bilmem ama ben onun kadar çocuk kadın görmedim ne batı da ne doğu da. Ve bir gün o kuzu öğretmen olmak ister de maddi sebeplerden okuyamaz ise sadece sebep maddi olur ise tüm bu diyarları gezen her vakıf, her dernek, her kulüp ve her kul  iki yakandadır iki elim. Ben mi ne yapıcam orası benim boynumun borcu. Ben o kuzuyu ömrüm yettiğince takip edicem, gücüm yettiğince destekliyicem ama sen hani onca köyü, mahalleyi gezdin ya okuyan kuzu diye bu kuzuyu listene almadı isen bu senin günah ve ayıbın. 

 

Bazı sokakları bir başıma gezdim. Kimi dedi ki “abla bana kimse gelmedi çocuğum ufak diyeymiş, çocuğu büyük olana çok gelen olmuş”. Kimi kapı da dendi ki “biz evladımızı kaybettik bekardı ondan sebep bize gelen giden de başkaydı” dedim ki yazık bizim insanlığımıza. 

 

Yahu eti topu ölen üçyüzbir adam. Her bir kapıyı ziyaret edicem desen en en fazla onbeş gün. 

 

Rutine bağladın Sgk’nın memuru gibi gezdin kaydettinde ya her bir ölünün gözünün değdiğini kim teselli edicek. Yazık…

 

Misal birinin oğlu, eşi, öbürünün abisi, eniştesi, asker arkadaşı ise  o kulu kim dinleyecek. 

 

İyi ki bu ekiple yola düşmüşüm. Zira ben bana patron, hoş patron da benden fazla sevdalı insana kala kaldık her bir kul da. 

 

Uzun uzun dinledik her anlatılanı. Taş fırından bir ekmek verildi de kucağımıza o dağ gibi duruşumuz pul gibi ufalandı köşeyi dönünce. Kendimize ağladık. Zira bildik ki o ekmek kimin. Kimin alın teri bildik. Yutamadık ufacık lokmaları. O an dedik ki niye geldik nasıl derman oluruz en anlamlısından. 

 

Derdimizi diyeceğimiz adam da, hesap vereceğimiz patron da  bizim gibi halden anlayan dağ gibi bir adam olunca ne kural kaldı ne kaide. Çok şükür kendi gönlümüzce müsade aldık her kapıdan…

 

Misal bir kadın otları biçiyordu. Zira onun iki buza bir de ineği vardı. Eşi ölmüş maden de lakin yağmur ha yağdı ha yağacaktı. “Bu otu ahıra atmadan senle vakit öldüremem”  dedi. Haklıydı. 

 

Hangi vakıf hangi dernek girdi o tarlaya bilmem, ben girdim. Otları birlikte balya yaptık. Sonra taşıdık ahıra. Çocukluğumdan tanıdığım tezek kokusunda istif ettik. Buzağı korkmuş gökgürlüyo ya yazık tanıdık koku ile sakinleşti. 

 

İneği sağmaya ara verip “kimsin nereden geliyorsun” dedi kadın. Onun sağlık meslekte okuyan bir kızı vardı liste de ona gittikti biz keşke diyebilseydim ki sana geldik. Senin çocukluğunu, gençliğini alıp götüren ne varsa “de”  bize. 

 

Derman olamayız, geri getiremeyiz lakin sen öfkeni, kırgınlığını, kızgınlığını bi de bize, hele bi de ki bu lise de okuyan kuzu senin ayak izinden yürümesin. 

 

Okusun. Okuduğuna sen de içten içe sevinde ineği sağmıyo diye dert yan gene komşuna ama yeter ki helal et hakkını bu kuzuya, bu kuzuyu azad et. Et ki o da yoluna gidebilsin. Ben sana  tarlan da, ahırın da ırgatlık edeyim ama bu babasının gül kokulusunu azad et…

 

Köseler köyüne vardığım da hamur yoğuruyordu kadınlar. Yoğurdum sormadan. Bilirim çocukluğumdan her kandil ama hamur ama helva yapılırdı. Zengin helva yapar zira şeker her daim pahalıydı. Hamur fakirin işi. Un , su, tuz. 

 

Köyün “hayrı” varmış. Hamur yapılacak kapı kapı dağıtılacak bildim. kadınlar ile hamur yaparken sohbete daldık. Her bir kayıp birinin ciğerini yakmış. Ama kayıtlara geçmemiş. Her biri küs. Zira ölen dayı oğlu ama onun çocukluk arkadaşı. Diğerinin kan kardeşi. Köy yeri yahu. Kaç ocak var bir bakmak lazım. Ondört şehit diye geçmek günah. Ondört şehit sadece rakamlar da kolay oysa o köy alev alev yanıyor görmeyen göz kör, duymayan kulak ise sağırdır ancak.

 

Köyün bir kısmı küs diğer üç beş aileye. Neden sebep onlar da hatırlamıyor. lakin köyün iki göz okulu var. Genç de bir öğretmeni. Bu kısım yasaklı diyemem. Ne ben o öğretmen ile sohpet ettim, ne o öğretmen beni gördü diyeyim gerisini siz hayal edin. 

 

Zira her bir öğretmen de zanlı bugün şu vakit. Ondan sebep ben köyün mezarlığı nerede bilmiyorum. lakin bu ondört şehidin gömüldüğü yere gittim. Bize babasını yitiren bir kuzu eşik etti. Kocaman ulu ulu ağaçların arasına dizilmiş ondört can gördüm. Dua ettik elbet. Lakin içime sinmedi arkadaş. Böyle pisi pisine gidmek benim içime sinmedi. 

 

Bu köy de avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Bağıramadım. Koştum. Koştuğum da kesmedi beni. Yine o köyün köylüsü yaşlı bir teyze ile dede avuttu bize. Sildi gözyaşımızı. Meğer şeker hala pahalı ya köy reçel yapmazmış. Ordan girdik mevzuya. Reçel yapmaları için ben imza kampanyası başlatmaya karar verdim. dede dedi ki “sen cihanı diz önüne yapmam dedi ise yapmaz bu ama de ki içim çekti bak gör reçeli”. 

 

Velhasıl içim çektikçe benim yerim belli. Tatlı sevmem ben bilirsiniz ama bal sohpete doyamam yerim yurdumu buldum vesselam…

 

İstasyon mahallesi, Zafer mahallesi iki delikanlı ile geziyorum. Biri muhtarın oğlu. Muhtar her gelene rehper etmiş oğlanı. Dememiş ki sen sıhhiyecisin ne gördün? Nedir derdin?

 

Oğlan ne avcunu yumanı unutabilmiş, ne birbirine sarılan işçiyi. Gezdirirken beni mahalle mahalle anlatıyor mırıl mırıl yaşadığını. Öyle akıllı , öyle de farkında ki bu çarkın . 

 

Çaresizlik küstürmüş kuzuyu yarına. Hem de gonca iken küsmüş beklentisi kalmamış kuzunun. Şimdi bu kuzunun kaybı yok madende resmi olarak. Oysa bu kuzu çalıştığı hasteneye gelen her vakaya tek tek bakmış, tek tek müdahele etmiş. Ama kayıtlar da bu kuzunun kaybı yok. Kocaman dünya ve insanlık bu kuzuyu kaybetmiş oysa ama kimsenin haberi yok :-(

 

Demiş ki bir oğul babasına serseri vardiyasından çıkarken “içerisi gözgözü görmüyo baba girme”. Demiş ki baba da sigara molasına kalayım orası az mı duman orası , işimin başına gideyim iş benim işim”. İşte bu oğul babasını İzmir’de kimsesizler mezarlığın da bulmuş dört gün sonra mezar mezar açarak. kefen kefen bakarak. 

 

Kaç ölü gördünüz ? Kaç kez o gasilhaneye girdiniz? Hangisinden sağ çıktınız? Hııı? Hala hayatta mısınız? 

 

Bu kuzu hayatta. Lakin kapısını çalan yok. O ki babasını bulmuş onca hengamede. 

 

İnsan bu şaşırmış birileri. Şaşırmış yazan çizen. Ama bu kuzu bırakmamış peşini bulmuş babasını. Lakin adını madurlar da bulamazsınız. 

 

Ancak ancak hatrını sorup selamün aleyküm der iseniz, belki tırmanırken yorulduğunuz köyün bayırın da bir bardak su ister iseniz, peşine bir sigara yakar da hiç içmeseniz de bu acıyı dinlersiniz bu evlattan. O da belki…

 

Yaşadığım, gördüğüm benim gözlerime mahkum. Kalbime gömülü elbet;  lakin yardım yapıcak ey gönlü güzel, vicdanı yaralı, telaşlı güzel kardeşim;

 

elini kolunu sallaya sallaya git

selamın aleyküm de. !

 

diyemiyorsan da bu acıyı unutma yeter

 

ne oyuncak yolla artık

ne de erzak

 

bir sakin ol…

 

yaralı vicdanına de ki ; azıcık sabır

zira acısını yaşayamamış orada hiçbir kul hala

 

bırak insanlar acısını yaşasın

 

“baban öldü al sana bisiklet, baban öldü al sana telefon” yapma hiçbir çocuğa

 

o çocuk büyüycek

bakacak ki baba yok

yerine ne o bisikleti

ne bilgisayarı koyabilicek

o zaman sen orada olmayacaksın…

 

acısı ve isyanı ile kalıcak çocuk

zamanında hafifletemediği

alışamadığı acısı ile

başedemeyecek sayende…

 

ondan sebep sen vicdanını azıcık oyala, uyut.

 

veya nerede zedelendi ise vicdanın git orada tamir et yaranı.

 

ama oluk oluk bir yerlere yardım etmek ile 

tamir olucak sanma yaranı

Kimin hakkı ise yuttuğun o son lokma git orada helalleş

kendine malzeme etme herbir acıyı.

 

Yardım etmek ise amaç misal

UNUTMA 

bu felaketi.

çok değil bir kaç aya kadar unutulacak

bu kadar yardım toplanmayacak

 

heee pardon eylül okul zamanı lazım veya değil okul malzemesi yollanıcak oralara….

 

oysa okullar aransa

öğretmene sorulsa

ne diyor ise o kul

 

(zira o an orada yaşayan o)

 

o kadar malzeme gitse oraya)

 

Misal bir atlas diyorsa bir atlas

Bir kutu tebeşir diyorsa bir kutu

 

Yapabilir miyiz kendi egomuzu uyuta bilir miyiz, mümkün mü?

Belki….

 

UNUTMA.

ondukuz – yirmibeş yaş arası dul kalan kadınları misal

 

o kadınlar diyor ki “beni verecekleri adam ağzında dişi olmayan yaşlı bakıma muhtaç biri bu saatten sonra” hak mı bu bir düşün?

 

Değil !…

 

Değil mi? 

 

Kocana daha bir sarıldın, ya da sevdiğine. 

 

Zira tuzun koru. Ama  o taze ne yapıcak. 

 

Devletin verdiği para için kayınvalde, hatta kendi ailesi bile peşinde iken bu kuzu ne yapıcak.

 

Yapabiliyor isen bu kuzuyu , kuzuları UNUTMA 

 

Her ne afilli proje yapıcak isen yap ama köy köy. “Şehir de yaptım çık gel”  yapma gelemez zira bunun kayınvalde kısmı var, köy ne der kısmı varUNUTMA

 

Yabancılaşma hayatı için proje yaptığına…

 

Ya yirmibeş üzeri ne olucak o kadına kim bakıcak ama gir ot biç, ama gir inek sağ ama onun da dilinin bağını aç yeni mezun psikolog kardeşim. Sakın ola ki geçip de karşısına sorma “ne hisediyorsun” diye. Zira seni benim gibi bir sonra gelene hamur, demli çaya katık,  mevzuu yapar. kendini böyle mevzuu yapma emi…

 

Burs vericem diye yola düşen muhteşem insan sıfır altı yaş var ikiyüz küsür çocuk bu çocukların hakkını ne yapacaksın. 

 

Bugün burs veriyorum, şöyle böyle diye meydandasın da bu ana karnındaki, beşikte ki ne olucak. 

 

Çok şükür yol arkadaşlarım aynı kafada da biz ayırmadan ekledik listemize ;  ya sen burs veren?  kime nasıl burs veriyorsun bir daha düşün istersen…

 

En son sözüm bir bir  ölenlere. 

 

Eğer ben zonguldak’ta tek başıma öldüysem  Soma öncesi , derdim ki kendime

 

“ölmeyi bile beceremedim yazıklar olsun sana. Öleceksen böyle topluca öleceksin ki memleket sahiplensin hem ölünü hem dirini hem geride kalanını. Ulen bir ölemedin be. Sessiz sedasız gittinde ne ….ma yaradı, öldüğünle kaldın. Burs mu bağladılar çocuğuna, erzak mı yığdılar evine” derdim kendime. 

 

Ve bir daha doğup şöyle afilli cumhur cemaat ölmek isterdim. 

 

İsterdim ki geride kalan çoluk çocuğum kurtulsun. 

 

Tuzla da misal tersanede öldüğüme yanardım. Pisi pisine tek başıma gittiğime yanıyorum hee yanlış anlama öleydik ya şöyle yüz-üçyüz

 

Ya da sefaköy moklu derede vardiya sonrası ovarlok işçisi olarak cansız servis aracında boğuldum ya hani öyle ölüdğüme de yanardım hoş biz de az değildik ama yüzler hanesine ulaşamadık diye de muhasebe yapardım. ölüyüm ya bana herşey serbest.

 

Hele inşaatta ölen var ya harbi deliyim. Ne öyle kendi kendime bırakıyorum bedeni mi sanki değerliymiş gibi boşluğa. 

 

Abdalım ben aslında geldim gördüm doydum bu dünyaya da siz farkında değilsiniz….

 

Çocuk işçi diyorlar ya bana gülüyorum. Öldüm ben oysa. Hala adım anılıyor. Adıma ses verdiğim de beni duymuyor ki hiç kimse. Benim adıma bir telaş bir kargaşa var ama elbet hayrola sonu. 

 

Ben mi ben öldüm. Çocuktum. Çalışmak zorundaydım. Çalışırken öldüm…

 

Dedim ya yazarsam kim okur bilemem. Eğer şu dakika şu satıra geldi isen sağol varol. 

 

Deki bir delinin saçması, 

 

De ki bir kulun yüreğinin taşması. 

 

Hiç birini demiycem ben diyorsan bunca kargaşa ve acımasızlığa sen isim koy bana da haber ver….

 

Haber ver vallah çay içercen çay, rakı içersen rakı benden…

 

F.

 

18.06.2014 

03:42

2 Yorum

Filed under Diğer